Son bir kaç senedir 3. Dünya Savaşından bahsediliyor. Ülke liderlerinden bir kısmının da bir süre önce bu tehdidin gerçekleşme ihtimalini paylaşmaları konuyu ciddiye almayı gerektiriyor mu? Yoksa bunlar klasik politikacı laf cambazlığı mı?

Endişe haksız değil aslında, tarihte büyük güç geçişlerinin kan dökülmeden tamamlandığı örnek azdır. Ancak tam tersini düşünmek için de akıl yürütmek gerekli: ABD ile Çin kutuplaşması etrafında dünyayı saran genel bir savaş çıkma ihtimali çok düşük. Bu iki güç arasında gerçekleşecek bir çatışma savaşı nükleer safhaya çok çabuk taşıyabilir, o durumun da insanlığın sonunu getireceğini biliyoruz. Ancak küresel anlamda konvansiyonel bir savaş çıkar mı çıkmaz mı esas soru bu. Bu ikisi arasında bir kapışmanın düşük ihtimalli olması da tarafların barışsever olması değil. Esas neden nükleere dönüşmeyen bir çatışmanın her iki taraf için de hedefe götürmeyen bir araç haline gelmiş olması.
Birinci Dünya savaşı Napolyon savaşlarının yarattığı şartlar ve sorunlar üzerine patladı. İkinci dünya savaşı da birincinin yarattığı problemler üzerine çıktı. Ama ikinci Dünya savaşı böyle bir miras bırakmadı, sonrasındaki soğuk savaş ve onun gölgesindeki sıcak çatışmalar ikinci büyük savaşın empoze ettiği ekonomik düzen içerisinde evrildi ve başka bir boyut kazandı.
Yeni büyük savaşın çıkıp çıkmayacağı ile ilgili görüşün oluşması için de önce savaş beklentisinin dayandığı teoriyi, sonra o teoriyi temel alan savaşların nasıl bittiğini, ardından da bu bitişin bugün için ne anlama geldiğini ele almak gerekiyor. Sonunda da oluşmakta olan durumun Türkiye açısından ne ifade ettiğine bakmak lazım.
Thukydides tuzağı ve tuzağın eksik okunması
Harvard’dan Graham Allison’ın 2012’de ortaya attığı ve 2017’de kitaplaştırdığı “Thukydides tuzağı” kavramı, son on yılın en çok kullanılan jeopolitik kısayol oldu. Allison son beş yüzyılda yükselen bir gücün mevcut hegemonu zorladığı on altı vaka saymış ve bunların on ikisinin savaşla bittiğini ortaya koymuş. Kavramın adı ise Atinalı komutan Thukydides’ten geliyor; Peloponnes savaşının sebebini “Atina’nın yükselişi ve bunun Sparta’da yarattığı korku” olarak özetleyen cümle bugün Pekin’de de Washington’da da ezbere biliniyor. Nitekim Xi Jinping’in Trump ile görüşmesinde bu tuzağın aşılıp aşılamayacağını doğrudan sorduğu aktarıldı.
Ancak burada tuhaf bir durum var. Herkes tuzağın adını anıyor ama tuzağın kaynağındaki savaşın nasıl bittiğini pek konuşan yok. Halbuki asıl ders orada.
Sparta savaşı kazandı. Atina’nın donanması yok edildi, uzun surları yıkıldı, imparatorluğu dağıtıldı. Buraya kadar hikâye “yükselen güç dize getirildi” şeklinde okunuyor ve genellikle burada kesiliyor. Oysa devamı şöyle: Sparta bu zaferi kendi parasıyla değil, Pers altınıyla kazandı. Zaferden on yedi yıl sonra, Kral Barışı ile Anadolu’daki şehirler Perslerin eline geçti; yani savaşın asıl kazancını finansörü aldı. Bu arada Sparta bir daha toparlanamadı. Bunun sebebi de dışarıdaki yenilgiden çok içerideki çöküştü: savaş sonunda Sparta’nın tüm ekonomik ve demografik temeli buhar oldu. Kuzeydeki taşra gücü Makedonya da coğrafyanın üzerinden silindir gibi geçti.
Kazanan Persler miydi, Makedonya mıydı?
Persler kısa vadede kazançlı çıktı. Savaşın sonunda Anadolu şehirlerini aldılar ve sonraki elli yıl boyunca Helen dünyasındaki hakem konumuna yerleştiler; ama sonrasında Mısır ayaklanıp Perslerden koptu ve yaklaşık altmış yıl bağımsız kaldı.
Perslerin zaferi kendi celladını üretti. Dönem Helen dünyasında bir aşağılanma olarak yaşandı ve Makedon Philippos‘a uzanan panhelenist intikam söylemi doğrudan bu aşağılanmanın ürünü oldu. Bu söylem Philippos’a Helenleri birleştirmek için gereken meşru gerekçeyi verdi. Elli küsur yıl içinde Perslerin sonu geldi. Bir noktayı da atlamamak gerekiyor. Makedonya sadece yorgunluktan faydalanan bir leş kargası değildi. Philippos tahta çıktığı andan itibaren Pangaion altın madenlerini ele geçirip sürekli ve profesyonel bir ordu kurdu, yeni bir piyade düzeni geliştirdi, süvariyi piyadeyle birlikte kullanmayı keşfetti. Yani devler birbirini yerken o yeni bir model inşa etti. Asıl belirleyicinin Sparta’nın zafer sonrası müttefiklerini ezen davranışı ile Makedonya’nın kendi iç dönüşümüdür.
Sonuç itibarı ile Peloponnes savaşının kazananı Atina da Sparta da değildir. Geçici kazanan savaşı finanse eden Persler, kalıcı kazanan ise savaş sürerken kendi modelini kuran Makedonya olmuştur. Bu iki kazancı birbirine karıştırmamak gerekiyor, çünkü bugünkü hesabın tamamı bu ayrımın üzerine kurulu. O hali ile Thukydides tuzağı“kapışanların ikisi de kaybeder, kısa vadeli kazanç finansöre gider ama kalıcı kazanç o sırada yeni bir model kurana kalır” diyor.
Bugünün Persleri ve Makedonya’sı kimdir?
O zaman bir varsayım kuralım; diyelim ki ABD-Çin rekabeti Peloponnes kalıbını izledi ve Tayvan üzerinden iki güç savaştı. Bu durumda ne olur?
Birincisi, savaşın faturasını ödeyen taraf kazanan taraf olmaz. Çin petrolünün yüzde yetmişinden fazlasını, gazının yaklaşık yarısını, demir cevherinin yine yüzde yetmişten fazlasını ithal ediyor. ABD ise savaş ekonomisini ancak dış sermaye ve dış tedarik zinciriyle döndürebilecek bir yapıya sahip. Yani her iki taraf da Körfez sermayesine, Hint ve Güneydoğu Asya üretimine, Afrika mineraline, Avrupa teknolojisine muhtaç kalır. Bugünün Persleri tek bir ülke olmaz, bunlar finansör ve tedarikçi kümesi olan ülkeler olur ve savaşın rantı oraya akar. Ancak Pers örneğinin asıl dersi bu rantın kalıcı olmadığıdır. Savaş bittiğinde iki tarafın da ilk yapacağı iş, savaş sırasında kendilerini fahiş fiyattan besleyen ülkeleri hizaya sokmak olur. Kısacası kapışmanın finansörü olmak kârlı ama tehlikeli bir pozisyon olacaktır.
İkincisi, müttefiklik ilişkileri savaşın kendisinden önce çatlar. Sparta zaferinden sonra müttefiklerini ezmeye kalkıştığı için yeni savaşlara bulaştı. Bugün ABD’nin Avrupa’yı, Japonya’yı ve Güney Kore’yi kendi çıkarına sıfır toplamlı bir kapışmaya zorlaması aynı sonucu üretir. Kaldı ki Çin de aynı hatayı zaten yaptı: 2013-2015 arasında Güney Çin Denizi’ndeki resiflere yerleşmesi bölgedeki bütün komşularını ABD’ye yaklaştırdı, yani kendi kuşatmasını kendi kurdu.
Üçüncüsü, ve bence en önemlisi, günümüzde ucuz ve dağıtık teknolojinin pahalı ve merkezî gücü işlevsiz bırakmasıdır. Ukrayna’da ve İran’da düşük maliyetli insansız hava araçlarının milyon dolarlık platformları vurabildiğini gördük.
Böyle bir kırılma ABD’nin de Çin’in de üzerine yatırım yaptığı büyük platformları bir gecede değersizleştirebilir. Bu ihtimal iki tarafın da genelkurmayınca biliniyor ve büyük bir savaşa girme iştahını azaltan sebeplerden biri.
Dördüncü olarak; Çin Komünist Partisi’nin meşruiyeti büyümeye ve refah vaadine bağlı; kapanan ihracat pazarı ile bir savaşı uzun süre taşıyamaz. ABD’nin de iç cephesi ise zaten bölünmüş durumda ve uzun bir savaşın maliyetini toplumuna kabul ettirmesi çok zor. Üstelik İran savaşı da her şeyin üstüne tuz biber ekti. Yani her iki tarafta da savaşın ilk yıktığı şey karşı taraf değil, kendi iç dengesi olur.
Beşinci olarak; Tarihteki Makedonyanın yüzyılımızdaki karşılığı. Burada ölçüt yorgunluktan faydalanmak değil, yukarıda anlattığım sebeple, kapışma sürerken yeni bir model kurmuş olmaktır. Philippos’un elinde altın madeni ve yeni bir ordu düzeni vardı; bugünün karşılığı, iki devin birbirini kilitlediği dönemde kendi sanayi, enerji ve savunma modelini kurabilen ülke(ler)dir. Bu ölçüte bakınca ortada tek bir aday yok. Nüfusu, yaş ortalaması ve yazılım kapasitesi ile Hindistan en görünür aday, Rus petrolünü ucuza alıp rafine edip Avrupa’ya satıyor, Çinli teknoloji şirketlerini pazarından çıkarmış durumda. Öte yandan enerji ve sermaye birikimini sanayiye çeviren Körfez, ileri imalatı elinde tutan Kore-Japonya hattı ve üretim kaymasının adresi olan Güneydoğu Asya da aynı yarışta. Kimin çıkacağını bugünden söylemek iddialı olur; söylenebilecek olan, bu ülkelerin listesinin bir sonraki yüzyılın sahiplerini içerdiğidir.
Bu beş sonucun toplamı şudur: Peloponnes kalıbı bugün uygulanırsa ABD de Çin de hegemon olamaz, ikisi de küçülür. Bu hesabı Pekin de Washington da yapabiliyor. Nükleer silahların varlığı ise yorgunluğun kırk yıla değil kırk dakikaya sığması anlamına geliyor, dolayısı ile kaybın telafisi de yok. Savaşın rasyonel bir araç olmaktan çıkması tam olarak budur.
Savaşın çıkmamasını sağlayacak olan yapısal sebepler
Varsayımın dışına çıkıp bugünün somut yapısına bakınca da tablo aynı yeri işaret ediyor.
Ekonomik iç içelik geri dönüşü pahalı kılıyor. Soğuk savaşta ABD ile Sovyetler arasında kayda değer bir ticaret yoktu, kopmak bedava idi. Bugün taraflar birbirinden kopamıyor, “derisking” adı altında geri geri, dikkatli ve bağlantıları tamamen kesmemeye çalışarak ayrılıyorlar. Bu iç içelik iki tarafta da uzlaşmadan çıkarı olan güçlü lobiler yaratıyor, ki bu son derece önemli bir fren mekanizması.
Çin’in müttefiki yok, ABD’nin ise savaşacak iç iradesi yok, müttefiklerini de çekirdek gibi harcıyor. Çin, tarih boyunca gördüğümüz büyük güçler içinde gerçek müttefiki olmayan tek örnek. Rusya ortak değil, artık kıdemsiz taraf durumunda, hatta Çin’in ekonomik vasalı. Öte yandan ABD’nin savunma bütçesi dünya toplamının yaklaşık yüzde kırkı; ama bu üstünlüğü Tayvan için kullanmaya toplumunu ikna edebilecek bir siyasi zemin ortada yok, Trump 2.0 sayesinde Avrupalı müttefikleri ile ABD’nin mesafesi açılıyor, öte yandan donanması güç kaybediyor, silah stokları da İran ve Ukrayna savaşları yüzünden oldukça azalmış durumda. İki taraf da güçlü göründüğü alanda kısıtlı, kısıtlı olduğunu bildiği alanda da temkinli.
Rekabetin konusu toprak değil, standart ve tedarik. Bu kapışma sınır değiştirmek üzerine değil; yarı iletken, nadir toprak elementi, batarya, yapay zekâ ve ağ standartları üzerine. Bu tür bir rekabette askeri zafer sonucu belirlemiyor. Nitekim ABD’nin “küçük bahçe, yüksek çit” yaklaşımı da tam olarak bunun itirafıdır: savaşmadan sınırlamak.
Dünyada artık kutuplar yok uzun bir süre de olmayacak. Eski Bağlantısızlar bloğu bugün dünya nüfusunun yaklaşık üçte ikisini ve küresel hasılanın üçte birine yakınını temsil ediyor. Bu ülkeler taraf seçmiyor, iki tarafla da pazarlık ediyor. İki kutuplu bir dünyada tırmanma otomatik olur; çok merkezli bir dünyada her tırmanma adımı ekonomik ve diplomatik maliyet üretir.
Dolayısı ile taraflar birbirini tehdit ederken bile masayı devirmiyorlar. Bu davranış kalıbı savaşa gidenlerin değil, savaştan kaçınmaya çalışanların kalıbıdır.
Peki risk sıfır mı? Elbette değil. Bu yazı dünya savaşının çıkmayacağını söylüyor, hiçbir şey olmayacağını değil. Üç somut tehlike var: Birincisi kaza ve yanlış okuma. ABD-Çin-Rusya arasında üçlü bir silah kontrolü zemini yok; bu boşluk sürdüğü müddetçe denizde çarpışma ya da bir siber olay işi kontrolden çıkarabilir. İkincisi vekâlet savaşları. Büyük güçler doğrudan çarpışmaktan kaçındıkça küresel ölçekte çatışmaların sayısı artar, ki 2020’lerden bu yana bunu zaten yaşıyoruz. Üçüncüsü nükleer yayılma. Caydırıcılık şemsiyesine güveni azalan orta ölçekli ülkelerin kendi imkânlarına yönelmesi, savaşın büyük güçler arasında değil, bambaşka bir yerlerde çıkmasına yol açabilir.
Çözüm: iki kutupta değil, üç eksende
Genel tartışma “hangi taraf kazanacak” diye kurgulanıyor ve bu kurgu yanlış. Kazananı olmayan bu kapışmaya üçüncü bir taşıyıcı ayak eklenecek gibi görünüyor. Dolayısı ile bu yapı üç eksenli olacak: ABD ekseni, Çin ekseni ve bölgesel güçler ekseni.
Birinci eksen, ABD ve batılı müttefikleri. Bu eksenin işlevi caydırıcılığı sürdürmek ama bahçeyi büyütmemektir. Kısıtlamalar gerçekten güvenlikle ilgili teknolojiyle sınırlı kalırsa ticaretin geri kalanı akmaya devam eder ve uzlaşı zemini korunur. Bahçe her yıl genişletilirse Çin’in kaybedecek şeyi azalır, ki savaşı asıl mümkün kılan durum bu olur.
İkinci eksen, Çin ve ortakları. Çin’in asıl kırılganlığı deniz yollarına ve enerji ithalatına bağımlılığı. Bu bağımlılığı askeri yolla çözmeye kalkışması, Tayvan konusunda hesapsız davranmasının da temel sebebi olur. O hali ile Çin’e deniz yollarının ve kaynak erişiminin garanti altında olduğu, bunun için kimseyi işgal etmesine gerek olmadığı bir düzen sunulursa Tayvan’daki aciliyet duygusu da azalır.
Üçüncü eksen, bölgesel güçler. Yapının taşıyıcı ayağı burası ve bugün eksik olan da bu. Mevcut jeopolitiğe bakınca bu eksene girecek ülkeler kendini gösteriyor:
Hindistan, nüfusu ve ekonomik ivmesi ile bu eksenin doğal ağırlık merkezi. Japonya ve Güney Kore, ileri imalat, yarı iletken ve batarya kapasiteleri ile eksenin teknoloji ayağı; ikisi de ABD müttefiki olmakla birlikte Çin pazarından kopamıyor, bu da onları otomatik olarak dengeleyici konuma sokuyor. Endonezya ve ASEAN, üretim kaymasının ana adresi; Endonezya’nın ham nikel ve lityum ihracatını kısıtlayıp işlemeye yatırım yapması bu eksenin nasıl davranacağının iyi bir örneği. Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri, güvenliğini ABD’den, petrol müşterisini Çin’den, teknolojisini her ikisinden alan bir denge modeli kurmuş durumda; Suudi Arabistan ile İran arasındaki 2023 mutabakatının Çin arabuluculuğu ile sağlanmış olması bu eksenin diplomatik kapasitesini gösteriyor. Brezilya, tarım ve mineral ihracatı ile Çin’e bağlı ama batı finans sistemi içinde. Nijerya, Güney Afrika ve Kongo-Zambiya kritik mineral koridoru, yeşil dönüşümün hammadde ayağını elinde tutuyor. Avrupa Birliği ise garip bir yerde duruyor: kapasitesi eksen olmaya yeter ama ABD bağımlılığı buna izin vermiyor, dolayısı ile şimdilik yarım eksen sayılmalı. Türkiye de bu listede ama siyaset mekanizmasının ürettiği sorunlar yüzünden paralize olmuş durumda. Rusya’yı bilinçli olarak bu listeye koymadım. Ukrayna sonrasında Rusya bölgesel denge unsuru olmaktan çıkıp Çin’e bağımlı hale geldi, dolayısı ile üçüncü eksende değil ikinci eksende yer alıyor.
Üçüncü eksenin dört işlevi olmalı. 1-Tedarik zincirlerinde tek bir tarafın boğaz noktası tutmasını engellemek, ki bu tek başına savaşın hesabını bozar. 2-Kriz anlarında iletişim ve arabuluculuk kanalı olmak. 3-Kendi güvenliğini kendi sağlayacak kadar caydırıcı olmak, yani vekil devlet olmamak. 4-G7 ile BRICS arasındaki hizalanmaya alternatif, iki tarafı da içeren zeminleri, G20 ve benzeri yapıları ayakta tutmak. Literatürün “yönetilen stratejik rekabet” dediği şey ancak böyle bir üçüncü ayak varsa yönetilebilir hale gelir.
Konu Türkiye açısından ne ifade ediyor?
Türkiye bu üçüncü eksenin doğal üyelerinden biri. NATO üyesi olması, Karadeniz’i ve boğazları kontrol etmesi, Doğu Akdeniz’deki varlığı, Şanghay İşbirliği Örgütü ile diyalog ilişkisi bulunması, Orta Koridor üzerinden Çin-Avrupa hattında konumlanması ve savunma sanayinde kendi ürünlerini geliştirebiliyor olması bu eksende ağırlık yaratacak unsurlar.
Ancak bu eksende yer almak ile bu eksende bir güç olmak farklı şeyler. Bölgesel güç olabilmek için üç şeye ihtiyaç var: sürdürülebilir bir ekonomi, öngörülebilir bir hukuk düzeni ve niteliği yükseltilmiş insan kaynağı. Bunlar olmadan Türkiye eksenin unsuru değil, eksenin üzerinden geçilen coğrafyası olur. Kaldı ki Peloponnes hikâyesinde bunun da bir karşılığı var: Korint zengin, konumu iyi ve stratejik bir şehirdi, ama kendi ağırlığını kuramadığı için önce Sparta’nın müttefiki, sonra savaş alanı, en sonunda da Makedonya’nın vilayeti oldu.
O zaman Türkiye için doğru pozisyon şudur: hiçbir tarafın vekil devleti olmamak, iki pazarı da elde tutmak, sanayide verimi ve katma değeri yükseltmek, kritik mineral ve enerji hatlarında transit değil işleme kapasitesi kurmak, büyük güçlerin çatışmasından doğacak ticaret sapmalarına hazır olmak ve insan kaynağının kalitesini yükseltecek bir eğitim programı ile refahını arttıracak bir sanayi programına sahip olmak. Bunları yaparken de Japonya’nın Kore savaşından, Güney Kore’nin Vietnam savaşından elde ettiği sonucu akılda tutmasında fayda var; kaosun kendisi değil, kaosa hazır olan zihin kazanıyor.
Son söz
Üçüncü dünya savaşının çıkmayacağını söylerken iyimserlik yapmıyorum. Savaşın çıkmama sebebi tarafların erdemi değil, savaşın artık kimseye hegemonya vaat etmiyor olmasıdır. Thukydides tuzağının asıl dersi de zaten bu: tuzağa düşenlerin ikisi de kaybeder, kısa vadeli kazanç finansöre gider ama o kazanç da elinden alınır, kalıcı kazanç ise kapışma sürerken kendi modelini kurmuş olana kalır. Bu dersi Pekin de Washington da okudu ve okuduğu için de birbirlerini tehdit ederken bile masayı devirmiyorlar. Ancak bu iki gücün perde arkasından küresel paylaşım yapmış olma ihtimalini de akıldan uzak tutmamak gerekiyor. Önümüzdeki dönem bu iki güç ekonomik mücadelelerinin dışında vekil savaşları ile de birbirlerinin pozisyonlarını bozmak isteyecekler. O anlamda Akdeniz, Ortadoğu, Uzakdoğu, Avrupa ve Baltık denizinde vekiller üzerinden yıpratma savaşlarının hız kazanacağını da söyleyebiliriz. Bu ateşin içinde doğru okumayı yapan ve kendini ateşten uzak tutanlar, bölgesel güç haline gelecek ve dengeyi sağlayan üçüncü eksende söz sahibi olacak.
Türkiye’ye düşen ise doğru soruyu sormak. Soru “kim kazanır” değil, “bu kapışma sürerken biz ne kurarız” sorusudur. Türkiye’nin önümüzdeki yıllarda cevaplaması gereken soru bu.