Şans hazır olan zihinleri tercih eder (Türkiye Senaryoları)

Askeri zaferler veya yenilgilerde sürpriz etkisini çok işitmişizdir. Gerçekten de tarihin akışını değiştiren birçok olay bu sürpriz baskınlar sayesinde yaşanmıştır. Araştırmalar, sürpriz saldırıların karşı tarafın yanlış varsayımlar ve yanlış inançlar tarafından esir tutulması nedeniyle başarılı olduğunu ortaya çıkartmıştır. Bu durumlarda karşı mekanizmaların yokluğu risk işaretlerinin göz ardı edilmesi kaynaklıdır.

Coğrafyamızın jeopolitik kırılma hattının tam ortasında olduğunu hatta daha da ileri giderek yaşam alanımızın medeniyeti yarattığının bilincinde olarak, dünyanın merkezinde yaşadığımızın hakkını vermemiz lazım. O hali ile coğrafyamız kaynaklı risklerimizi ve bu risklerle ilgili sinyalleri doğru algılamalı ve ona göre olacaklara karşı hazır olmalıyız. Bunu başardığımız oranda riskleri ve tehditleri avantaja çevirme imkanına da kavuşmuş olacağız.

O zaman karşımızda duran, yaşamsal önemdeki iki büyük riskin ne olduğunu hatırlamalı ve doğru algılamak durumundayız.

Birinci risk bölgesel ve/veya küresel savaştır. Bizi ilgilendiren tarafı da jeopolitik konumumuzdur. Kuzey, doğu ve güneyimiz Rusya tarafından, batı ve güneyimiz de ABD tarafından çevrelenmiştir. Türkiye’nin herhangi bir zafiyetinde bu iki gücün anlaşmalı veya birbirinden bağımsız bir şekilde topraklarımıza/bağımsızlığımıza karşı bir eyleme girişmeyeceğinin garantisi yoktur. 9 Haziran 1908 yılında Estonya’nın Reval kentinde Rusya ve İngiltere arasında gerçekleştirilen görüşmelerde Osmanlı İmparatorluğu’nu paylaşmaya karar verilmesi, benzer şekilde 2. Dünya savaşı sonrasında Churchill ile Stalin’in Balkanlar üzerine pazarlık yaparken Türkiye’yi de masaya koymuş oldukları bu açıdan akıldan çıkmamalıdır.

Böyle bir işbirliği olmasa bile mevcut güç mücadelesinde ABD ve Rusya’nın karşıt kamplarda olması nedeni ile bizim topraklarımız üzerinde bir gerginliğin eninde sonunda ortaya çıkacağını kabul etmeliyiz. “ABD bizimle NATO’dan dolayı müttefiktir o nedenle bize karşı bir askeri harekette bulunmaz” anlayışı kötü bir varsayım ve yanlış bir inanç olmakla birlikte sürprizi yaratacak unsurdur. Tarih olmaz denilen olaylarla doludur ve böyle bir eylem bu nedenle bizim için yüksek oranda sürpriz içerir. Dünya tarihinde Anglo Sakson geleneğin bu tip ters vuruşları meşhurdur. ABD açısından Türkiye güç kullanamayacağı bir müttefik değildir. Çok uzun yıllar boyunca da varlığımıza yönelik tehditleri destekler pozisyondadır. Çıkarlarına tehdit algıladığında çatışmayı göze alabileceği ülkelerden biriyiz, kaldı ki NATO vesilesi ile tüm zayıflıklarımızı bilen ve kontrol eden bir sisteme de sahip bir ülkedir. Batı Trakya-Dedeağaç’ta askeri birliklerinin konumlanması ve Suriye’de ABD destekli PYD/YPG varlığı zamanı geldiğinde fiziki bir müdahalenin sinyallerini yeteri kadar vermektedir. Bunun ötesinde ABD askeri kuruluşları NATO üyesi olan Türkiye ile karada ve denizde savaştığı senaryoları çalışmış hatta bunlarla ilgili yayınlar bile yapmıştır. Bu bağlamda D. Akdeniz’deki gerginliğin arttığı dönemde S 400 savunma sistemlerinin alınmasının ABD’nin bu yöndeki niyetini frenlediğini de ihtimal dışında bırakmamalıyız. Özetle Türkiye ABD açısından en başından beri karşıt cephede olan bir ülkedir.

Rusya tarafında da durum iyi niyetli düşünmeyi gerektirecek bir noktada değildir. Kafkasya, Balkanlar, Kuzey Afrika ve Ortadoğu’da Rusya’nın çıkarları Türkiye’nin çıkarları ile çatışmaya çok elverişlidir. Karadeniz’in güneyini kontrol etmemiz sebebi ile de Rusya’nın yumuşak karnı durumundayız. Ukrayna’daki savaşın seyri bu alanlarda Türk-Rus gerginliğini arttıracak bir unsurdur. Kaldı ki tarih boyunca Anglo Sakson yaklaşımı Rusya’yı her zaman bir vekil devlet ile yıpratmak üzerine kurgulanmıştır. ABD tarafında da bu iş için biçilmiş kaftan olarak iki ülke söz konusudur: Polonya ve Türkiye. Bilindiği üzere Ukrayna savaşını takiben Polonya askeri harcamalarını büyük oranda arttırdı ve hükümetin Avrupa’nın en güçlü kara ordusuna sahip olmak gibi bir vizyonu var. Tarihsel süreçte de Polonya en az Türkiye kadar Rusya ile karşı karşıya kalmış bir ülke, kaldı ki Ukrayna toprakları bu karşılaşmaların yaşandığı bir coğrafya.

Benzer şekilde uzun yıllar boyunca Rusya ile Osmanlı arasındaki savaşlar da tarihsel hafızada canlılığını korumakta. Bu açıdan bakınca katılımcı demokrasinin varlık gösteremediği ve üzerinde hiçbir denetim mekanizmasının olmadığı, tek kişinin karar verdiği bir sistemde toplum menfaatlerinin aleyhine olacak olan kararların alınması şaşırtıcı olmayacaktır. Türkiye benzer inisiyatifleri defalarca yaşamıştır ama en ünlüsü ve akıldan çıkmayanı Enver Paşa-Almanya ilişkisidir.

Rusya ve ABD ile ilgili olasılıklar sadece bölgesel planlardan tetiklenecek konular değildir. 2024 başı itibarı ile kabul etmeliyiz ki dünya sıcak bir çatışmaya sürükleniyor. Bu çatışma uzak doğuda da başlayabilir, Avrupa’da da, Ortadoğu’da da. Bunun sebebi de küresel güç kayması. Tarihten edindiğimiz tecrübeye istinaden de emperyalizmin kan dökmeden herhangi bir güç devrini kabul etmediğini anlamamız lazım. Bu mücadelede baş aktörler birbirlerine karşı mümkün olduğu kadar vekil devletleri/organizasyonları kullanmayı tercih edeceklerdir. Dolayısı ile çatışmada avantaj yaratacak ülkelerin/coğrafyaların savaşa sürüklenmesi kaçınılmaz olacaktır. 2023 sonbaharında başlayan İsrail ve Hamas arasındaki çatışma büyük güçlerin değil ama bölgesel güçlerin çatışmasına zemin hazırlayacak bir potansiyele sahiptir. Türkiye’nin tüm kışkırtmalara ve tertiplere hazır olması ve başkalarının vekil devleti olmamaya özen göstermesi gerekir. Eğer bölgede çatışma yayılır ve taraflar birbirini yıpratırsa Türkiye gibi bir ülkenin gücünü kaybetmeden ayakta kalması sadece bizim değil tüm bölge insanlarının yararınadır.

Devleti yönetenler olaylara balıklama atlamamalı ve çatışmaların dışında kalarak iç birliği sağlayıp ekonomiyi hızla düzeltmelidir ancak bunun için büyük bir çaba gösterse bile özellikle ABD yönlendirmesi ile 10-20 yıl içerisinde Türkiye’nin içinde bulunduğu bölgede bir çatışmaya zorlanma ihtimali vardır. ABD’nin 15 Temmuz’dan bu yana Türkiye üzerindeki etkisi azalmıştır. O nedenle de ülkeyi Rusya aleyhine istediği gibi kullanamamaktadır. Mevcutta İran ile ilgili sorunu çözüp çözememesine bağlı olarak Türkiye’yi vekilleştirmek için harekete geçebilir. Son dönemdeki seküler-hilafetçi tırmanışını bu açıdan okumakta fayda görüyorum. Büyük çaplı bir iç hesaplaşmada ABD kaybettiği pozisyonu geri almak için fiziki müdahalede bulunabilir. İç kargaşada dikkati dağılmış ülkede, batıdan Yunanistan güneyden PKK ile eşgüdümlü bir hamleye girişip, başarısına göre Türkiye’yi bölgede sıcak çatışmaların içine çekme hatta Rusya’ya karşı kullanma planını devreye sokabilir. Bu senaryoların işlememesi için Türkiye’deki siyasi kadroların dış yönlendirmelere açık pozisyonları derhal kapatılmalı, karar süreçlerinde katılımcılık öne çıkarılmalı, tek adam yönetimi terk edilmeli, toplumsal ve bürokratik denetim mekanizmaları yeniden kurgulanmalı, hukukun yeniden tesisi ve toplumun adli sisteme güveni süratle geri getirilmelidir. Dini veya etnik ayrışmaya yönelik söylem ve eylemler toplumda infial yaratmadan engellenmelidir.

Özetle önümüzdeki 10-20 yıl içerisinde tercih ve dilek Türkiye’nin sıcak çatışma dışında kalmasıdır. Ama her şey bizim elimizde olmayabilir, saldırıya uğrama durumunda karşılık vermeye mecbur kalabiliriz. Dolayısı ile Türkiye bu süre zarfında savaştan uzak kalamayabilir.

İkinci risk İstanbul’da beklenen depremdir. Depremin yaratacağı tahribat yukarıda sıraladığımız olasılıkları çok hızlı bir şekilde gerçekleştirebilir. İnsan potansiyeli ve ekonomik gücün beklenen depremde zarar görmesi dışında devlet otoritesinin bir anda ortadan kalkması gibi bir risk de vardır. Bunun ilk emarelerini 1999 depremlerinde hissettik, 6 Şubat 2023’de bu konuda daha da kötüye gidildiğini görüp dehşete kapıldık. Dolayısı ile İstanbul depremine yönelik hazırlık durumumuz şans faktörünü bizden oldukça fazla uzaklaştırmış durumda. Bununla ilgili ne kadar vaktimiz kaldığını bilemiyoruz. Türkiye’deki politik aktörlerin ve zihni koalisyonların ajandaları toplumun menfaatlerine uymuyor, kamuoyunu yönlendirmek için kullanılan suni ve doğal gündemimiz bu konuya yer bırakmıyor, dolayısı ile halen bu tehdit üzerine toplumsal bir farkındalık ve acil durum içerisinde olmamamız, depremle karşılaştığımız anda fena bir duruma düşeceğimizi haber veriyor. Bu şekli ile biz deprem olduğunda yaşayacaklarımızı sürpriz olarak değerlendireceğiz ancak coğrafyamız ile ilgili planları olan ülkeler/toplumlar için bu durum birçok fırsat yaratacak. Onların da bu fırsatları çoktan sıralayıp çıkarlarının önceliklerine göre plan yaptıklarından emin olmalıyız.

Yaşamsal anlamda tüm halkımızın geleceğini ilgilendiren bu iki riskin bize doğru yuvarlanarak geldiğini gördüğümüz noktada ayakta kalmak için yapılması gerekenleri analitik bir yöntemle gözden geçirmekte fayda var. Eğer birileri konuya bu şekilde yaklaşmış ve gerekli tedbirleri almışsa ne ala, ama henüz bununla ilgili bir düşünce yoksa umarım bu düşüncelerim doğru yerlere ulaşır ve Türkiye geç olsa da tedbirlerini alır ve doğru yola koyulur.

Türkiye’nin mevcut durum değerlendirmesi

Detaylı analizler birçok kurum ve kişi tarafından yapılsa da varmak istediğimiz konu ile bağlantısı açısından Türkiye’nin sosyal yaşam, demografi, teknoloji, ekonomi, iş yöntemleri, politika/siyaset(iç-dış), uluslararası ilişkiler ve çevre başlıklarındaki durumunu özet olarak burada sıralamak uygun düşmekte.

Sosyal yaşam: Uzun yıllar genç nüfusumuz ile övündük ama bu nüfusun eğtimini çok önemsemedik. Geldiğimiz noktada nitelikli olmayan büyük bir kitleye sahibiz üstelik bu kitle çalışmak arzusunda değil. İlginç olan ise önemli bir kısmının geçim sıkıntısı ile kıstırılmış durumda olması. Ara kadro ve zanaat eksikliği tüm kesimlerde hissediliyor, üstüne ülke çok erken bir sanayisizleşme dönemine girmiş durumda. Niteliksiz üniversiteler meslek planlaması olmadan gereksiz ve ihtiyaçtan fazla mezunlar verirken, üniversiteli işsiz ordusunu besliyor. Bütün bunların üzerine genç nüfusun aldığı eğitimde fırsat eşitliği tamamen ortadan kalkmışken parası olmayanın iyi bir kariyer sahibi olma şansı da neredeyse imkânsız hale gelmiş durumda. Bu da marjinal organizasyonlara insan kaynağı sağlamada büyük bir etken olarak ortaya çıkıyor. Paralı ve iyi eğitim veren okullar ile ücretsiz eğitim veren devlet okulları arasında da müfredat ve eğitim kalitesi makası açılmakta, toplumun en büyük çatlağı olan seküler ve muhafazakâr hayat görüşü de eğitim kurumlarından başlayarak ayrımı derinleştiriyor. Bu şekilde birbirini anlamayan ve yabancılaşmış bir genç kuşağımız var maalesef. Bu da çeşitli etnik ve kültürel geçmişlere sahip bir topluma sahip olmanın verdiği avantajı ortadan kaldıran bir durum yaratıyor. Doğum oranlarının da düşmesi ile birkaç 10 sene içerisinde artık genç dinamik bir nüfustan bahsedemeyecek duruma geleceğiz. Türkiye, sağlık sisteminde son 20 senedeki uygulamalar, tüm sektörü ve toplum tabakalarını olumsuz etkilerken, sağlık sektörüne yönelik şiddet hareketlerinin engellenmemesi yaşam şartları ile birleşince de bu alandaki yetişmiş işgücünün erimesine sebep oluyor. Tarıma yönelik bir strateji olmaması doğal olarak tarım sektörünü verimsizleştiriyor, çalışanın geçimini sağlayamıyor bu nedenle de köyden kente göç hız kesmiyor. Şehirlerde 2000’li yılların başı ile baskın hale getirilen yağma kültürü de iç göçle beslenip başa çıkılmaz hale geliyor, bu da toplumsal değerler ile ahlakın yozlaşmasına, kayıt dışılığın normale dönüşmesi ve adaletsizliğin yaygınlaşması ile suç oranları ve şiddete meyli arttırıyor.

Demografi: Son 20 yıllık yönetimin yanlış tercihleri doğrultusunda demografik yapının değiştirilmeye çalışıldığı bunun da siyasi bir program dahilinde olduğuna şahit oluyoruz. Batı çıkarlarına uygun şekilde sınırların mayınlardan temizlenmesi akabinde Suriye iç savaşı ile başlayan göç dalgasının sınırlar içerisine kabulü ile Afganistan’dan savaşçı erkek kitlelerin elini kolunu sallayarak ülkeye girişi toplumsal gerilimi arttırırken, iş ve geçim şartlarını zorlayarak, ekonomide altından kalkılması zor şartları yaratıyor. Tüm bunların üstüne vatandaşlığın önüne gelene adeta dağıtılması toplumda kültürel çatlakları derinleştirirken bir tarafta da kentlerde ev sahipliği ve kiraya ulaşmayı da ülkenin gerçek sahipleri için oldukça zorlaştırmış durumda. Bilinçli siyasi program 10 Milyonu geçen düzensiz göçmen nüfusunu toplumsal barış ve birliği tehdit edecek bir uygulama haline getirmiş durumda. Ne hazindir ki bu uygulama sonucunda Türkiye’de insanlar iç savaş yaşama korkusunu hissetmeye başlamış durumda ve bu korku nedensiz değil.  İç göç ve üzerine eklemlenen düzensiz göçmenler ile satılık vatandaşlıklar kentlerde altyapı imkanlarını zorlamaktayken, İstanbul başta olmak üzere göç alan kentlerde etnik kökenli gruplaşmalar ve mahallelerin oluşumu artık bir sır değil. Bu durumlar iç güvenliği tehdit ederken sıradan vatandaşın da güvenli yaşamına tehdit olan bir hal almış durumda.

Teknoloji: Bireysel anlamda yeni teknolojiye hızlı uyum sağlayan bir toplumuz. E ticaret ve sosyal medya üzerine birçok batılı ülke yurttaşına göre önde olan bir kullanıcı altyapımız var. Ancak Türk Telekom’un tüm itirazlara rağmen özelleştirilmesi ve sonrasında satın alan firmanın adeta yağmalarcasına yönettiği ve borçlarını ödemediği şirketin Türkiye’nin ihtiyacı olan iletişim altyapısına uzun yıllar yatırım yapmaması sonucu 5G teknolojisinde çok geride kalmış durumdayız. Bu da kullanıcılardaki farkındalık kaynaklı avantajı ortadan kaldırmaktadır. Bunun yanısıra çarpık kentleşme sebebi ile birçok küçük ve orta ölçekli firmamız da teknoloji altyapısı eksiklikleri sebebi ile bu yönde yatırım yapma imkânı bulamamakta ve bu kaslarını geliştirmekten uzak görüntü vermektedir. Gümrük birliği sonrasında Türk sanayisinde görülen rekabet azmi ve teknolojiye yatırım yapma, yenilikçi girişimleri destekleme ihtiyacı ekonomi yönetimindeki yüksek dozdaki keyfiyet ve ideolojik görüş doğrultusunda oluan ekonomi yönetim tercihleri ile yanlış bireysel kararların dayatılması, vergilerin ağırlığı ve çeşitliliği sebebi ile oldukça fazla düşmüş durumdadır. Yurtdışına açık birkaç alan dışında yüksek katma değer yaratan teknolojik ürün geliştirme ve bunu dış pazarlara satma imkanları da ne yazık ki çok kısıtlıdır. Hal böyle iken politik aktörlerin de bu yönde bir kaygısı yoktur.

Dünyada yapay zekâ ile ilgili olarak özellikle 2023 yılında devrimsel gelişmeler meydana gelmiş durumda. Ülke yüksek yazılımcı potansiyeline sahip olmasına rağmen ekonomik şartların zorlaması ile Türkiye’deki yazılımcıların önemli bir kesimi yurtdışı işler için çalışmaktadır. Bu da yurtiçi yazılımcı ihtiyacını karşılamayı engellemektedir. Şirketlerin IT bölümlerinin istihdam sorunları varken bu alanda yetişmiş insan ihtiyacı giderek artmaktadır. Oyun sektöründe yazılım becerileri sayesinde Türkiye iyi işlere imza atmakta olsa da gelişmeler plan doğrultusunda değil bireysel çabalarla ortaya çıkmaktadır.

Enerji dışalımı sebebi ile cari açık veren ülkede yenilenebilir enerji kullanımına yönelik ciddi bir hamle maalesef yoktur. Hanelere kadar inecek şekilde bir enerji tasarruf politikası ve çevre yönetiminden zihinler oldukça uzaktır. Halbuki bu konularda Türkiye çok büyük atılımlar yapabilecek bir potansiyele sahiptir. Devlet de çok önemli bir gelir kaynağından kendini anlaşılmaz şekilde uzak tutmaktadır.

Ekonomi: Türkiye 20 yıldan bu yana tek parti iktidarı ile yönetilmektedir, mecliste tek parti olmak yetmemiş üstüne başkanlık sistemine geçilmiş ve tüm yetkiler tek elde toplanmıştır. Ancak bu süreç boyunca tercih edilen siyasi yol nedeni ile ülke bir türlü ekonomik ve siyasi çalkantılardan kendini kurtaramamıştır. Uluslararası pazarlarda Türk ürünleri Pazar paylarını artıramamakta ve erken sanayisizleşme nedeni ile elindeki sanayi potansiyelini Vietnam, Mısır vb gibi gelişen oyunculara bırakmak üzeredir. Yanlış yönetim sebebi ile yüksek enflasyonun geri gelmesi tüm büyüme planlarını altüst etmiştir. Ticari işletmeler öngörülmez ekonomi politikaları ve kurlardaki aşırı artışlar sebebi ile büyüme yerine pozisyonu koruma ve faaliyet dışı gelirlere odaklanmış durumdadır. Türkiye jeopolitiğinin avuçlarına bıraktığı ekonomik fırsatları değerlendirmeyi tercih etmeyen bir görüntü vermektedir. Düzensiz göçmenler ve demografinin değiştirilmesi için kullanılan göç politikaları da ekonominin bozulmasına katkı sağlamıştır. Ülkedeki adalet sistemindeki çözülme de ekonomideki güven unsurunu tamamen ortadan kaldırmıştır.

İş Yöntemleri: Türk iş hayatında verim ana gündem değildir. Kalite, maliyet ve teslim sürelerini aynı anda gözeten ve bunları verimli bir şekilde gerçekleştiren işletmelere ihtiyaç vardır. Bunun için kamu, özel ve bireyde tasarrufları önceleyen ve teşvik eden bir kurgunun devreye alınması gerekir. Sanayi özelinde katma değerli üretimin artması için verim arttıran yöntemlerin teşviki ve yaygınlaşmasında önemli eksiklikler mevcuttur. Model fabrika uygulamaları ile bu yönde adımlar atılmıştır ancak sistemin yaygınlaşması ve bir eko sisteme dönüşmesi için devlet yönlendirmesine ihtiyaç vardır.

Yüksek eğitimin girişimci bireyler yetiştirecek şekilde ele alınması ve ülke sathına yayılmış ve devlet tarafından gözetilen bir sanayi planın eksikliği çok fazla hissedilmektedir.

Ülke ihracatta ana Pazar olarak AB’yi görmektedir, gümrük birliği anlaşmasındaki sorunlu alanlar sebebi ile başka pazarlara yönelim çok düşük seviyede gitmektedir. Yapay zekâ destekli pazarlama anlayışlarının geliştirilmesi, yurt dışı ticari ataşeliklerin hedef pazarlarda işletmelere desteği zayıftır.

Politik (iç-dış): Türkiye maalesef kendi tercihleri doğrultusunda çok uzun süreden beri iç ve dış politik ortamda istikrara sahip değildir. Kararlar anlık verilmekte, elit grupların çıkarları toplumsal çıkarlara tercih edilmekte ve nihayetinde dış baskılara açık bir siyasi kurgu toplumsal dinamikleri baskılamaktadır. Siyasette liderlik vasfı uzun süredir aşınmakta, özellikle muhalefet kesiminde alternatif yaratacak atılım kanalları kapatılmaktadır. Geniş toplum kitleleri ülke siyasetinde etkin ve denetleyici bir durumda değildir. Ana kaygı geçim sorunları ve ayakta kalmaktır. Adalet sistemindeki aşınma da bireylerin kendi hukuklarını korumaya yönlendirmekte bu da iç kargaşa ve güçlü olanın diğerlerini ezmesine yol açmaktadır. ABD ile çıkarların büyük oranda çatışması ve ABD’nin Türkiye üzerindeki etkisinin azalması, D. Akdeniz’deki enerji sahaları ve Karadeniz, Kafkasya ve Ortadoğu gibi alanlarda batı ile Türkiye’nin yaşamsal anlamda çıkar çatışmaları yaşaması dış politikada Türkiye’nin ekstra stres yüklenmesine sebep olmakta ancak tüm bu konular dahil olacak şekilde söylemlerdeki tutarsızlıklar ve eylemlerdeki hızlı dönüşler politik kıvraklıktan çok Türkiye’nin hareket alanını kısıtlayan durumlar yaratmaktadır. AB ile ilişkiler dondurulmuş olmakla birlikte iki tarafta da üyelik sürecini canlandırmaya yönelik bir istek yoktur. Göç konusu AB ile sorunların artmasına neden olabilecek başka bir gerginliktir. ABD’deki yönetim değişikliklerinin paralelinde NATO gibi uluslararası kuruluşların işlevlerinde değişiklikler olma ihtimali vardır, bunu bir miktar Trump’ın başkanlık döneminde görmüş olduk. 2024 seçimlerinde Trump’ın yeniden seçilmesi durumunda ittifakın geleceği ile ilgili değişiklikler ortaya çıkabilir, akabinde ABD-Çin mücadelesinde küçük çaplı bölgesel çatışmaların artacağı öngörüsü ile NATO ülkesi olarak hiç çıkarımıza olmayan çatışmaların tarafı olmaya zorlanabiliriz, böyle bir olasılığı karşılamak için içeride birlik ve beraberliğin sağlanmasına ihtiyaç duyulacaktır.  

Son olarak yatırım ve iş yapma ortamını etkileyen yasal düzenlemeler çağın gereklerinin gerisinde kalmıştır. Planlı bir kalkınma hedefi yeniden gündeme gelirse politik stabilizasyonun sağlanması birincil öncelik olacaktır bu sağlanır sağlanmaz iş yapma ve yatırım ile ilgili yeni düzenlemelerin hızla devreye alınması gerekecektir.

Uluslararası sistem: Küresel bir güç kaymasının ortasındayız demiştik. Böyle bir geçişin acısız ve sancısız olmayacağını da kabul etmek durumundayız. Bütün bunların üstünde batı demokrasilerinde milliyetçi söylemler ağırlık kazanıp sol siyaset gün geçtikçe kan kaybederken, ABD’de Çin ile baş edebilmek için otoriterliğe kayma niyetleri 2024 seçimleri sonrasında hız kanma işaretleri vermektedir. Böyle bir durumun Avrupa demokrasilerine de etkisi olacağını değerlendirmek gerekir. Nihayetinde küresel anlamda bireysel özgürlüklerin kısıtlandığı yeni bir döneme girme ihtimali vardır. Böyle bir eğilimin ortaya çıkması durumunda uluslararası sistemde de olumsuz yönde birçok gelişmeyi beklemek mümkün.  Bu düşünce geçekleşmese bile ABD- Çin arasındaki gerilimin sıcak çatışmaya evrilmeden önce ekonomi ve ticaret düzleminde gittikçe sertleşeceğini beklemek doğru olur. Bunun küresel ticarette daha önce karşılaşmadığımız türlü sorunlara yol açacağını kestirmek de güç değil. AB ülkeleri özellikle Merkel sonrasında ABD’den bağımsız politika gütme imkanını kaybetmiş durumdadır. Görülüyor ki gelişmiş Avrupa ülkelerinin kamuoylarında da çok önemli bir ABD taraftarlığı vardır. Bu ülkelerdeki insan potansiyelinin düşüşte olması politik anlamda sorgulayıcı bakış açısını da ortadan kaldırmaktadır. Denilebilir ki Avrupa bölgesi ABD’nin avucunun içinde sıkışıp duran bir hamura dönüşmüştür. Bu tarz bir bağımlılığın AB ekonomisine yönelik zararları 2022-2023’de direkt olarak görülmüştür ancak bu ülkelerin boyunduruktan kurtulmak için bir girişimleri ve niyetleri yoktur. Yaşlanan, kötü yönetilen bir göç politikasına sahip, teknolojik gelişmelerde Çin ve ABD’nin çok gerisine düşen, sanayisizleşmiş AB bölgesinde önümüzdeki yıllar için ekonomik sorunların artacağını kestirmek güç değil. Bu hali ile ana pazarını yedeklemeyen alternatif pazar ve iş alanları bulup işletemeyen Türkiye’nin de ekonomik olarak ciddi sorunları olacağını düşünmek doğru olur.  Osmanlının 16. yy’da başlayıp yüz yıl süren ve çöküş sürecini tetikleyen Celali isyanlarının temel sebebinin ekonomisinin dayandığı ticari rotaların değişmesi olduğunu ve Avrupa’daki teknolojik ilerlemeler sebebi ile bu bölge ile olan ticareti kaybettiğini, yaşanan karmaşanının da ana nedenlerinden birinin bu olduğunu akıldan çıkarmamamız gerekiyor.  Kendi nüfusunu yeterince eğitememiş, meslek ve iş sahibi yapamamış, her sene yeni iş alanları açamamış bir ülke, 10 milyona yakın düzensiz göçmeni topraklarına kabul etmişken, fakirleşmiş ve tüketim potansiyelini kaybetmiş iç pazara AB pazarının talep daralmasının eklenmesi durumunda olacakları hayal etmek zor değil. Dolayısı ile tek pazara bağlı bir yaşamın Türkiye için yaşamsal risk yarattığının farkında olmalıyız.

Öte yandan, güç kayması sebepli küresel siyaset ve ticarette devam eden çatışmanın Türkiye’nin coğrafyası açısından yaratacağı fırsatları da göz ardı etmemeliyiz. G.Kore’nin Vietnam savaşı sebebi ile, Japonya’nın da Kore savaşı nedeni ile oluşan ticari fırsatları akılcı politikalarla destekleyip kalkınma yararına kullandığını akıldan çıkarmamız gerekiyor. Dolayısı ile dozu artacağı kesin olan küresel kaos, yeni ticaret anlaşmaları fırsatları yaratacaktır denilebilir. Doğru diplomasinin de bunu destekleyecek şekilde nüfuz ve etki alanını genişletme imkanları sunacağını anlamamız gerekiyor. Özetle küresel kaosun yaratacağı silahlı çatışmaların lehte ve aleyhte birçok yeni durumun oluşmasına neden olacağını değerlendirmek ve ona göre pozisyon almak durumundayız.

Çevre: Türkiye iklim değişikliğinden ciddi oranda etkilenen ve etkilenmeye devam edecek olan ülkeler arasındadır. İş bu ciddiyetteyken enerji politikalarımız, tabiat ve canlılarımız ile ilgili mevcut yaklaşımımız sürdürülebilir değildir. Doğal kaynaklar, ormanlar, tarihi ve kültürel miras yağma kültürünün saldırısı altında can çekişmektedir. Bu alanlarda yapılacak her iyileştirmenin Türkiye’nin geleceğine çok büyük katkı yapacağını algılamamız gerekiyor.

Şehirlerin belli bir nüfus üzerine çıkmaması ile ilgili planlar yapılıp devreye alınmalıdır. Bu anlamda yerel yönetimlerin de mevcut kurguda devamında sorun vardır. Bahse konu özerk yapılar değildir aksine merkezi hedefler ve performans gözetilerek, denetime açık ve halk katılımını gözden yeni bir anlayışa geçmek durumundayız. Dolayısı ile yerel yönetim alanında ciddi düzenleme ihtiyacı mevcuttur.

Herşeyden önemlisi Istanbul’da beklenen büyük depremdir. Bu Türkiye’nin bütün planlarını bozacak ve sonucu toprak kaybına, bağımsızlığı yitirmeye kadar uzanacak bir riski barındırmaktadır. Tüm kısır tartışmaları bitirecek ve tek derdi depreme hazrılık ve sonrasında ayakta kalmaya yönelik bir plana ve uygulanmasına ihtiyaç vardır. Bireyler hergün deprem tedirginliği ile yaşayamazlar ancak bu konuda ülke genelinde takip edilen sıkı programlı bir uygulama ihtiyacı acildir. Ülkede bunu planlayıp uygulayacak yeterli birikime sahip insanlar mevcuttur.

TÜRKİYE SENARYOLARI

BELİRSİZLİKLER

Önemli başlıklar altında mevcut durum değerlendirmesi yapıp bu değerlendirmeler ışığında Türkiye’nin önümüzdeki dönemde karşılaşacaklarını toparlayabilmek ve buna göre hazırlık yapmak açısından senaryolar çalışmakta fayda vardır. Bu senaryoların oluşması için en önemli belirsizlikleri ortaya koymak gerekiyor. Bu amaçla Türkiye için gelecek 10-20 yıl içinde karşılaşabileceği iki önemli belirsizliği aşağıdaki gibi özetleyebiliriz:

  1. Jeopolitik ve Bölgesel İstikrar:

Türkiye’nin stratejik konumu, hem fırsatlar hem de zorluklar sunmaktadır. Bölgesel güvenlik sorunları, küresel güç kayması ve buna yönelik bölgesel etkiler ve arka plandaki ticari savaşlar Türkiye’nin coğrafyasındaki istikrara yönelik tehlikeli gelişmelerdir. Sınır komşularıyla ilişkiler ve küresel jeopolitik değişimler, Türkiye’nin uluslararası pozisyonunu ve ekonomik istikrarını da bu yönde etkileyebilir. Türkiye’nin tek adam rejiminde ve güçler ayrılığının ortadan kalktığı, denetimsiz bir ortamda adalet sistemindeki artan yaşamsal sorunları ile birlikte böyle bir küresel karışıklığa yakalanması büyük riskleri de beraberinde getirmektedir. Suriye ve Irak’taki durum, Doğu Akdeniz’deki enerji kaynaklarına ilişkin gerginlikler, Yunanistan’ın ABD’nin vekil devleti olma hevesi ve AB ile ilişkiler, gelecek on yıllarda önemli belirsizlik kaynakları olarak öne çıkmaktadır.

  1. Ekonomik İstikrar ve Büyüme:

Türkiye’nin ekonomik performansı, son yıllarda bitmeyen döviz kuru dalgalanmaları, yüksek enflasyon oranları ve dış borç düzeyleri gibi sorunlar ile karşı karşıya kalmıştır. Türkiye, tarihinde ilk defa yaşadığı ekonomik kriz sarmalından çıkamamaktadır. Ekonomi ideolojik yaklaşımlar ve dar kadro elit grubun çıkarlarının esiri haline gelmiştir. Toplumun iktidarın ekonomik politikalarına karşı güveni kalmamışken muhalefetin de bu yönde güven verici bir programı yoktur. Global ekonomik trendler, ticaret savaşları ve pandemi gibi dışsal şoklar da içerideki ideoloji yüklü yanlış ekonomi politikalarına eklemlenirken, şartlar Türkiye ekonomisinin gelecekteki büyümesini ve istikrarını büyük miktarda belirsiz kılmaktadır. Ayrıca, teknolojik gelişmeler ve dijital dönüşümün hızı, ekonominin yapısal dönüşümünü ve rekabet gücünü etkileyebilir.

Bu iki belirsizlik, Türkiye’nin yakın gelecekteki politikalarının belirlenmesi ve stratejik planlaması için dikkatle ele alınması gereken konuları temsil etmektedir. Her iki alan da hem iç hem de dış faktörlerin karmaşık etkileşimlerini içerir. İki belirsizlik de Türkiye’nin gelecekteki refahı ve uluslararası pozisyonu üzerinde önemli bir etkiye sahip olacaktır.

Bu belirsizlikler ve yukarıda sıralanan analizler doğrultusunda aşağıdaki şekilde dört farklı senaryonun Türkiye için geçerli olabileceğini değerlendirmek doğru olur:

SENARYOLAR

Senaryo 1 :

İdeal Durum (Olumlu Jeopolitik ve Bölgesel İstikrar, Olumlu Ekonomik İstikrar ve Büyüme)

Bu senaryo doğal olarak olmasını isteyeceğimiz ve gerçekleşmesi için Türkiye’nin odaklanması gereken senaryodur. Başlıca tedbir; beklediğimiz Marmara depremi için bir toplumsal acil durum ilan etmek olmalıdır. Sanayinin ve Marmara bölgesindeki insan potansiyelinin ve ekonomik faaliyetlerin devamını garanti altına alacak bir programı çok acil devreye almak durumundayız. Kentsel dönüşüm söylemleri yanlış olmasa da depreme yönelik aciliyeti karşılayacak bir program değildir.

Istanbul nüfusunun 6 Milyona düşürülmesi ile ilgili radikal bir planın devreye alınıp uygulanmasına ihtiyaç vardır. Bunun dışında böyle bir planın uygulanması sırasında deprem ile karşılaşma durumunda, şehrin tahliyesi, yaralılara müdahale ve asayiş konularının iyi planlanması, kurtarma ekip sayılarının çok acil arttırılması gerekir. Kısacası devlet aygıtı bu felakete bütün varlığı ve gücü ile hazır olmalıdır. Bir felaket yaşamadan evvel meclisin yetkiyi ele alması önemlidir. Meclisin bu anlamda bir kurucu meclis gibi çalışmasına ihtiyaç vardır. Deprem riski ve jeopolitik riskler Türkiye’yi böyle bir tedbir almaya zorunlu kılmaktadır.

Bu senaryoda mevcut yönetim şekli ve zihniyetine yer yoktur. Hatta iktidar maniplasyonu altındaki mevcut muhalefet anlayışına da yer yoktur. Bununla birlikte siyasi parti yasasının da acilen değiştirilip katılımcı ve kurucu değerlerle barışık parti yapılanmasının önü açılmalıdır. 

Bu senaryonun siyasi çizgisi kurucu ideallerdir. Partilerin ekonomik yaklaşımlar dışında dinsel ya da etnik ayrımcılığı körükleyen faaliyetlerine izin verilmez. Halk katılımı ve devletin denetimi devlet güçlenirken vazgeçilmez unsurlar olarak kurguda yer alır. Dolayısı ile güçlenen devlet güçlenen kamuoyu ile dengelenir.

Deprem dışında en önemli konu Türkiye’nin ekonomisini toparlayana ve bölgesel bir güç haline gelene kadar herhangi bir sıcak çatışma içerisinde olmaması ile ilgili zarurettir. Bu hali ile Türkiye hem ticaret hem de küresel politikada coğrafyasının verdiği tüm imkanları kullanır, büyük güçlerin ve vekillerinin çatışmalarında taraf olmaz ve gücünü ortaya koyacağı zamanı bekler. Bu süre zarfında eğitim ve insan potansiyelini maksimize ederken çevre ülkelerde de demokratik yönetimlerin yayılması ve bu yönetimlerin Türkiye’nin kurucu değerlerle barışık olmasını sağlayacak politikalar güder.

Bu senaryoda Türk Devletinin tüm kurumlarının çok hızlı ve çağın şartlarına göre restore edilip dinamik yapılara dönmesi zaruridir.

Senaryonun başarısı için Türkiye, diplomatik ve ticari iş birliklerini güçlendirerek bölgesel ve küresel etkisini bir plan dahilinde arttırır. Ekonomik büyümeyi sürdürmek ve yeni pazarlara açılmak için teknolojik yeniliklere, denizcileşmeye, sanayi verimine ve bunu destekleyecek yatırımlara odaklanır. Kamu, özel ve bireysel tasarrufların artması için teşvikler ve programlar uygular.

Senaryo 2 :

Zorlu Uyum (Olumsuz Jeopolitik ve Bölgesel İstikrar, Olumlu Ekonomik İstikrar ve Büyüme)

Bu senaryoda da ayakta kalabilmek için devlet yapısının revizyonu ve yönetim şeklinin otokrasiden demokrasiye evrilmesi zaruridir. Türkiye bölgesel jeopolitik istikrarın devamında etkili olamayacak olabilir veya saldırıya uğrayıp savaşmaya zorlanabilir. İşte bu şartlar içerisinde ayakta kalabilmek için 1. Senaryodaki ekonomik başarıyı sağlayacak tüm uygulamaları devreye almak durumundadır. Ülke politik çizgi olarak kurucu ideallerde birleşmiş, ayrılıklarını ekonomik gücünün de verdiği, katılımcılığın gözetildiği demokratik bir siyasi sistemde ilerler.

Türkiye Bölgesel gerilimlere ve jeopolitik zorluklara proaktif ve esnek bir şekilde müdahale etmeyi hedefler. Küresel güç kayması, ticari savaşlar ve olası yeni salgınlar nedeni ile oluşabilecek dış kaynaklı şoklara karşı dirençli olmak için üretimi ve iç pazarı desteklemek ana politikalardır. Insan potansiyelini en üst seviyeye çıkarmak için de eğitim ve sağlık sisteminde radikal iyileştirmeler devreye alınır. Bu senaryoda hedef ekonomi ve askerî açıdan güçlü, toplumsal birliği sağlanmış bir ülkenin bölgesel çatışmalardan en az etkilenecek şekilde pozisyon almış olmasıdır. Bu senaryoda deprem riski birinci senaryodaki gibi ele alınmalıdır.

Senaryo 3:

İçe Dönük (Olumlu Jeopolitik ve Bölgesel İstikrar, Olumsuz Ekonomik İstikrar ve Büyüme)

Bu senaryoda Türkiye içine düştüğü siyasal çıkmazdan kurtulamaz. Arjantin örneğindeki gibi ekonomik başarısızlıklar kalıcılaşır bu da sanayi ve iş hayatındaki verimi ortadan kaldırır, Türkiye’nin rekabet gücü ve insan kaynağı erir. Otokrasi ülkede kalıcılaşır, içerideki ayrışmalar yönetim tercihi doğrultusunda devam eder. Ülke dünyadaki siyasi ve teknolojik gelişmelerden bi haber kendi suni iç gündemi ile yaşar. Bu da ülkenin değil küresel oyuncu olmak bölgesel gücünü de eritir ve ülke oyundan düşer. Askeri gücü destekleyecek güçlü bir ekonomi olmadığından bu savunma sanayindeki gelişmeler de etkisini zamanla kaybeder ve ülkenin askeri gücü caydırıcılığını yitirir. Despot devlet anlayışı devlet yönetimindeki liyakatsizlikler sebebi ile kâğıttan devlete dönüşüme yol açar.  Bölgesel jeopolitik istikrar bozulmamış olsa da küresel güç kayması sebebi ile bu tehlike ülkenin geleceğinden eksik olmaz ve günün sonunda ülke ayakta kalabilmek için yeni bağımlılık ilişkilerine girer ya da tekrar Amerikan güdümü söz konusu hale gelir. Deprem riskinin gerçekleşmesi ile birlikte ülke 4. senaryoya yuvarlanır.

Senaryo 4:

Çoklu Kriz (Olumsuz Jeopolitik ve Bölgesel İstikrar, Olumsuz Ekonomik İstikrar ve Büyüme)

Türkiye’nin mevcut sistem ve iç-dış politikalarının devamı halinde kısa zaman içerisinde içine düşeceği senaryo budur. Küresel güç mücadelesi dozunu arttırmış, dünyada otokrat rejimlere yönelim de bütün gerçekliği ile insanların üstüne gelmektedir. Deprem ve bölgesel çatışma riskleri Türkiye’nin iç ve dış politika anlayışları ve uygulamaları ile birleşince çıkış yolu bırakmamaktadır.  Meclisin, siyasi aktörlerin ve Türkiye’deki müesses nizamın durumdaki aciliyet ve risklerin farklına varmasına ihtiyaç vardır. Kurtuluş 1 numaralı senaryonun hayata geçmesi için çalışmaktan geçer.

Son söz

Türkiye küresel koşulların zorlaması ve daha çok kendi tercihleri sebebi ile çok zorlu ve yaşamsal anlamda riskli bir noktaya gelmiş bulunuyor. Bu durumdan çıkış için tek yol birinci senaryonun gereklerini yerine getirmektir. Aksi durumda hayallerle yaşayan ama yoksulluk içerisinde kıvranan ülkede geleceğe dair bir umut kalmayacaktır.

Yukarıdaki senaryolardan görülüyor ki esenliğimiz için öncelikle ekonomimizi düzeltmeliyiz bunun için de devlette ve siyasi parti organizasyonlarında yapısal değişikliklere ihtiyacımız var. Sistemi baştan ve yeniden kurgulamalıyız, aynı hataları tekrar yaşamayacak şekilde. Bu noktada rehber de Türkiye’nin kurucu felsefesidir.

Yorum bırakın