
Her şeyden önce Endüstri 4.0’ın hangi ihtiyaçtan ortaya çıktığını hatırlamakta fayda var. 2011 yılında Hannover Messe ile birlikte Alman sanayisi ve hükumeti bugün endüstri 4.0 dediğimiz bir program açıkladı, Alman siyasi ve ekonomi hedeflerine uygun olacak şekilde Alman üretim maliyetlerinin 10 yıl içerisinde Çin maliyetlerinin altına inmesi ve rekabette avantajlı konuma geçmek bu programın esas amacı idi.
Başlangıçta göze hoş görünen teknolojik varsayımlar gibi algılansa da özellikle 2015 yılındaki fuarla birlikte programın kavramı yerine oturmaya başladı, 2011 yılından bu yana özellikle sensör teknolojisinde Alman endüstrisi, programın temelini oturttu, çünkü eğer makineler birbirleri ile konuşacaksa sensörlerin veri yönetiminde çok önemli bir yere sahip olacağı aşikardı.
Bütün bu heyecan verici gelişmeler tüm ülkelerin dikkatini çekmeye başladı ve nihayetinde 2015 yılında bizzat ABD başkanı eşliğinde ABD firmaları da Hannover Messe fuarında Endüstri 4.0 kapsamında boy göstermeye başladı, dünyanın en büyük ekonomisinin bu programa uzak kalması düşünülemezdi.
Bu hali ile 2015’den bu yana Endüstri 4.0 iş dünyasında küresel bir programa dönüşüverdi, başlangıçta otomasyon ağırlıklı üretim yapan Türk firmalarının ilgi duyması, sonrasında da büyüklü küçüklü sanayi kuruluşlarının dikkatini çekmesi ile birlikte Türkiye’de de konu popüler olmaya başladı.

Türk firmalarının Endüstri 4.0 pozisyonu yanlış
Endüstri 4.0 programının çıkış amacı Çin maliyetlerinin altına inmek olması ve bunun için de teknoloji üreten bir yapıda olması Alman sanayisi için çok uygun bir hedefken , Türk firmalarına konuyu anlatanların Alman bakış açısı ile aktarım yapması işi topyekun bir karmaşaya sürüklemeye başladı.
Programın Almanlar tarafından açıklandığı dönem itibarı ile Türkiye maliyetleri Çin maliyetleri ile Alman maliyetlerinin arasında bir yerlerde idi, bu hali ile Alman maliyetlerinin Çin maliyetlerinin altına düşmesi durumunda sadece Çin değil Türk firmalarına da ihtiyaç kalmayacağını kavramak gerekiyor.
Endüstri 4.0 programını başlatan ve sonrasında buna adapte olma kararı alan tüm gelişmiş ülkelerin, programlarındaki maliyet hedefine, teknoloji üreterek sahip olma ihtimali varken, Türkiye’nin bu teknik altyapıya sahip olmadan Endüstri 4.0’a geçmesi demek, bu program için ihtiyaç duyacağı teknolojiyi orijininden satın alması demek olacaktır, hal böyle iken lojistik avantaj dışında, maliyet avantajına sahip olabileceğimizi düşünmek fazlaca iyimserlik olur.
Bu nedenle Türk firmalarının, mevcut devrimsel gelişimi yakından takip edip yatırımlarını buna göre planlamaya devam etmesinin yanı sıra, Türkiye ihtiyaçları ve geleceği açısından fayda sağlayacak pozisyon almaları gerekiyor.
Endüstri 4.0 ‘da Türk şirket yapısı nereye kurgulanmalı?
Türk sanayisinin çok büyük bir kısmında halen modern endüstri yaklaşımlarından uzak bir yönetsel kurgu kullanılmaktadır. Bu kurguda IT ‘nin yeri laptop tamiri, şifre yenileme ile sınırlıdır, finans-muhasebe birimleri üretim ve satış birimlerinden farklı bir uzay-zamanda yaşamaktadır, IK bölümleri çalışanların bir türlü güveninini kazanamamakta ve ne fayda sağladığı çalışanlarca sorgulanmaktadır, satış ve pazarlama birimleri satışlar düşünce maliyetleri ve üretim birimleri sorumlu tutmakta, satış artışı dönemlerinde konfor alanının keyfini çıkarmaktadır, üretim birimleri de TPM, 6 sigma, yalın üretim sistemleri, yalın-6 sigma vs kavram kargaşası içerisinde bazen kısmi bazen toplam iyileştirmelerde bulunsalar da genel olarak yaratıcı düşünceden uzak ve savunma ağırlıklı düzen içerisinde yoluna devam etmektedir.
Toplam olarak ortalama bir Türk Sanayi şirketinde sadece teknik birimler değil tüm organizasyonda veri oluşturma, toplama, yorumlama ve temel mühendislik yaklaşımı ve çözümleri konusunda ciddi eksiklikler mevcuttur.
Şimdi böyle bir iş yapış şekli olan bir organizasyonun Endüstri 4.0 için yatırım yaptığını düşünürsek, veri denizi ortasında ne yapacağını bilmeyen bir organizasyon, Endüstri 4.0 teknolojisini satın alacağı Almanya’nın maliyetleri ile nasıl başa çıkabilir? Endüstri 4.0 programının insanı tamamen devre dışı bırakan makinaların çalıştığı soğuk karanlık fabrikalardan ibaret olacağını düşünmek de Türkiye’nin konuya bakışının yanlış olduğunu ispatlayan başka bir durum yaratıyor.
Bu programda insansız, karanlık, soğuk fabrikalar olacak olsa da programın özü daha çok verinin, yani insanın başa çıkamayacağı kadar çok verinin, daha kolay işlenmesi ve insan yönetimi ve yaratıcılığına sunulmasıdır. Dolayısı ile bu program içerisinde mevcuttan farklı bir insan potansiyeline ihtiyaç duyulacaktır.
Endüstri 4.0 insan kas gücü yerine insan beyin gücünün daha etkin olacağı bir sanayi kurgusuna kapıyı aralıyor. Türkiye’nin kendi Endüstri 4.0 programını oturtmasını gerektiren ana konu budur.
Yaratıcı şirket ve yaratıcı insan
İçinde bulunduğumuz devrimsel süreçte ayakta kalacak olan şirketler yaratıcı insan gücüne ve yaratıcı kültüre sahip olanlar olacaktır.
Bu önermeyi kabul eden şirket yönetimlerinin, birinci aşamada mühendislik altyapısını kurgulayıp uygulamak, sonrasında sadece üretim birimlerinde değil tüm şirket birimlerinde yalın teknikler kullanarak iyileştirme kültürünü yaşama geçirmek için, iki senelik sıkı bir program uygulamaları gerekiyor.
Bu süreç sonunda şirkette yaratıcı bir insan kaynağı dolayısı ile yaratıcı bir şirket yapısı oluşmaya başlayacaktır, iyileştirmelerin ısrarla teşviki neticesinde yapıda önce otomasyon sonra da dijitalleşmeye doğru evrilme ister istemez gündeme gelecektir.
Bu hali ile endüstri 4.0’ın gerektirdiği fiziksel yatırımları yaparken, firmalar, esas olarak yaratıcı çalışanların yeni devrimsel dönemde rekabette pozisyonu savunduğunu yaşayarak göreceklerdir.

Yaratıcı şirket nasıl oluşturulur?
Bu noktada Türkiye’nin ciddi bir avantajı var : Genç insan kaynağı.
Uzun süreden beri kuşaklarla ilgili araştırmalar okumakta, Y kuşağının yönetsel pozisyonlarda yer bulması ile birlikte genç insanları nasıl yöneteceğimizi anlamaya çalışmaktayız.
İçinde bulunduğumuz sanayi devriminde kaybolmamak bu konuda alacağımız sonuca bağlı.
Üzerinde çalışılmış, denenmiş ve sonuçları itibarı ile başarıya ulaşmış bir yaklaşımı paylaşarak bu sorunun cevabı verilebilir.
Şöyle ki;
Yaratıcı çalışanlara sahip olabilmek için firma içerisindeki gizil potansiyeli açığa çıkarmak gerekiyor, bu da genç nüfusun yaptığı işe kendisini adaması ile gerçekleşebilecek bir durum.
Her ne kadar toplumsal olarak kolay yoldan sonuca ulaşmak, yorulmadan para kazanmak gibi güdülerimiz olsa da, yaptığımız işte tutkuyu yakalayınca bu güdülerimiz ortadan kalkmaktadır, ancak tüm bunların ortaya çıkması için yönetimin üzerine düşen bazı önemli görevler var.
İlk öncelik, iş yerinde adalet duygusunun objektif bir şekilde yerleştirilmesidir. Yöneticilerin tamamının söylediği ile yaptığında tutarsızlık olmamalı, az çalışan, zarar veren, işe yaramayan kişiler pozisyon gözetmeden organizasyondan uzaklaşmalıdır. Bu yöneticinin bakış açısına göre değil tüm şirketin hemfikir olacağı bir şekilde olmalıdır. Başarı mutlaka takdir edilmeli, hatta birlikte kutlanmalıdır. Adaletin olmadığı bir yaşam alanında herhangi bir motivasyon yaratmak mümkün değildir. Organizasyondan ayrılmak zorunda kalanların da ayrılmaları medeni şekilde, hakları korunarak yapılmalıdır. Sonuçta hedeflenen düşmanlık değildir.
İkinci öncelik de, yöneticilerin en tepeden başlayarak çalışanlara güven vermesidir. Bu, verilen sözlerin tutulması, söylem ve planlarda açıklık, dürüstlük, iletişim ve ulaşılabilirlikle sağlanır. Bunu sağlayan yöneticinin çalışanından da güven isteme hakkı doğar.
Bu iki prensibin doğru bir şekilde uygulanması ile birlikte bireysel yaratıcılığın yükselişe geçmesi için ortam hazır hale gelir.

Genç kuşağın bu gizil enerjisini ortaya çıkarmak için yönetimin sonraki adımları şu şekilde olmalıdır:
Birinci adım amaç: Günümüz insanı yaptığı işin amacını bilmek ve kendini bu amaç içerisinde konumlandırmak istiyor, şirket ve özelinde işin amacının akılcı bir şekilde çalışana aktarılması lazım. Bu yapılırsa ortaya konulacak çabanın neye değeceği netleşiyor.
İkinci adım inisiyatif: Artık kimse mikro yöneticiden hoşlanmıyor. Genç nüfus iş yerinde de anne baba tavırlı insanlar görmek istemiyor, kendi başına karar verip doğru sonuçlar alınca, cesareti , öz güveni ve tutkusu artıyor. Ona ne yapacağı dikte edildikçe mücadele enerjisi düşüyor. Bu yönetilmesi en zor ve en hassas kısım, görevler önemine göre yönetici tarafından izlenmeli ama çalışana inisiyatif verilmeli, deneme ve yanılma özgürlüğü sağlanmalıdır.
Üçüncü adım rutin dışı işler: İş gereği herkesin yapması gereken rutinler vardır ve hep olacaktır, her kademede bundan kaçmak mümkün değildir. Dolayısı ile normal iş süreçlerinde bu rutinlerin yapılmasını beklerken, çalışanın kendini geliştireceği, yine işe fayda sağlayacak, ama becerilerini zorlayan rutin dışı terminli işler verilmesi, bunun yönetsel olarak takip edilmesi, başarıların takdir edilmesi, başarısızlıkların nedenlerinin araştırılarak tekrar denenmesini teşvik edecek yönetsel tutum, ilginç ve yaratıcı sonuçlara ulaştırıyor.
Dördüncü adım takım çalışması: Öncelikli sorunların takım çalışması kapsamında projelendirilerek ekip oluşturulması; bu konu yaratıcılık ve çözüme ulaşma hızını çok arttıran en önemli adımlardan biridir. Başarı ortak çaba ile geldiğinde ya da yanılgılarda sorumluluk paylaşıldığında yeniden birlikte toparlanma, aidiyet ve tutkuyu ciddi oranda arttırmaktadır.
Bu adımları uygulayan bir yönetim, iki sene sonunda organizasyonda artan bir yaratıcılık seviyesi, azalan problemler ve tutkuyu yakalamış olacaktır. Sonrasında çalışanların önemli bir kısımında kendiliğinden sorunları çözme ve ileri gidiş görülecektir.
Işte bu yapıya ulaşan bir şirket topyekün yaratcı bir şirket haline gelir, bu hali ile dördüncü sanayi devriminde içinde bulunduğu sektörde rekabette geriye düşmeyecektir.
Alman Endüstri 4.0 programının tetiklediği yeni devrimsel süreçte, fiziksel yatırım hazırlıklarını yapan ama yaratıcılığını da en üst seviyeye çıkarmış Türk şirketleri, rekabette sorun yaşamayacak ve bu şekli ile kendine özgü bir çözüm yaratacaktır.
27 Kasım 2017
