
Küresel siyasi ve ekonomik gelişmeleri az çok takip eden ortalama bir Türk vatandaşı için 24 Şubat 2022 tarihinde başlayan Rus – Ukrayna savaşına kadar Almanya’nın ekonomik resesyona gireceği, Alman otomobil, kimya ve çelik sektörlerinin patır patır döküleceği akla gelmezdi. Evet küresel çapta ABD ve Çin arasında çip krizi ile baş gösteren bir ekonomik savaş olduğunu bunun da başta otomobil sektörü olmak üzere belli başlı birçok iş alanında sorun yaşattığını, pandemi sonrasında tedarik zincirlerinin Çin dışı alternatif rotalara kaydığını biliyorduk ama birçoğumuz için 2022 yılı ve sonrasındaki Alman ekonomisinin içine yuvarlandığı ekonomik sorunlar bir sürpriz idi.
Almanlar için kötüye gidişin işaretleri Eylül 2015’te ABD’de patlak veren emisyon skandalı ile ortaya çıktı ama ihracat ve ucuz enerji bağımlısı Alman ekonomisi için kuzey denizindeki boru hattının sabote edilmesi, araçlarda içten yanmalı motor yerine elektrikliye yönelişin hızlanması ve Çin pazarındaki Alman araç satışlarının sert düşüşü karşısında neler oluyor demeye başladık. Yaşananlara bir adım geriden bakıldığında serbest piyasa dengeleri dışında Alman sanayine yönelik Çin ve ABD tarafından paralel hamleler mi var sorusunu sordurtacak gelişmelere şahit olmaya başladık.
Bu şüphe neden önemli? Türkiye için vazgeçmesi zor bir ticari partner olan Almanya’nın yaşayacakları veya durumdan çıkışına bağlı olarak gerçekleşecek yeni dengeler Türkiye’yi de derinden etkileme potansiyeline sahip.
Alman ekonomisindeki daralma Türkiye için yaşamsal önemde sorunlar yaratıyor ve devam ettiği müddet boyunca daha da yaratacak. Buna rağmen olacaklar Türkiye için tehdit ve avantajları da beraberinde getiriyor. Ama öncelikle neler olduğunu ve sebeplerini anlamak gerekiyor. Bu açıdan konuyu iki başlıkta incelemekte fayda var: Birincisi ABD’nin Almanya’ya yaklaşımı, ikincisi Almanya’ya özel sorunlar.
ABD için öncelikli hedef Çin değil ABdir
ABD derin devletinin akıl hocalarından George Friedman seneler öncesinde (2015) yazdığı Avrupa krizi1 kitabında Avrupa’nın tarihinde savaşların bir gelenek olduğunu ama 1945’ten bu yana Avrupa topraklarının çok uzun bir süre barış içinde olmasının bu tarihe uygun düşmediğini belirtip, olası gerilimler ile ilgili öngörülerini sıralarken Avrupa’nın bir savaşa sürüklenmesi zamanı geldiğinden bahsediyordu.
Bu görüşlerin yazarının CIA’nin think-tank kuruluşu olan Stratfor’un başkanı olması görüşün ABD devletince de benimsenmiş olma olasılığını arttırıyor, nitekim bu kitabın yazımından seneler sonra AB, İngiltere ve ABD’nin arka planda dahil olduğu Ukrayna-Rusya savaşının çıkmasının bir rastlantı ya da Putin’in hırslarına bağlı olduğu düşünmek biraz saflık olur. Savaşı Rusya başlatmış olsa da Rusya’yı bu harekete zorlayan şartların ABD tarafından oluşturulduğunu kabul etmek gerekiyor.
Peki ABD, AB başta olmak üzere tüm kürede kargaşa yaratmak için neden bu kadar uğraşıyor? Sınırsız bir güce sahip olduğundan mı yoksa tam aksine oluşmakta olan yeni dünya düzeninin kontrolünden çıkıp kendine bağımlı kıldığı ülkelerin kendi yoluna gitmek üzere olduğunu fark ettiğinden mi?
Daha hedefli bir soru olarak Avrupa birliği özelinde bölgedeki huzur ABD’yi neden rahatsız ediyor? Biraz üzerinde düşününce Amerikan dış siyasetini yönlendiren mevcut etkenin onun sahip olduğu aşırı güç değil içine düştüğü zafiyet olduğunu anlamak mümkün ve aslında görünenin aksine ABD için Rusya veya Çin’den daha öncelikli tehdidin AB olduğunu, Echelon skandalı2, Brexit, Ukrayna savaşı, Trump’ın Grönland talebi, Arktik okyanusunun ticari rota olarak devreye girecek olması gibi gelişmelerden anlamak mümkün. Tüm bunların dışında ABD’li şirketlerin özellikle gelişmiş AB ülkelerinde çok büyük yatırımları olduğunu da göz önünde tutmakta fayda var. AB’deki gelişmiş ülkelerin 1945’ten sonra demokratik yapı altında ABD’nin sözünden çıkamayan vasalları haline geldiğini de kabul etmek gerekiyor. Yaşlı kıtada ABD çıkarlarına aykırı bir görüşün filizlenmesi 3. Dünya ülkelerinde çok iyi bilinen şekli ile müsamaha gösterilemeyecek bir konu, tek fark bunun AB’de demokratik hükümetler vasıtası ile kamuoyunda rahatsızlık yaratmadan yapılması.
AB = Almanya
Almanya, Avrupa’nın en büyük, dünyanın ise üçüncü büyük ekonomisi. Aynı zamanda dünyanın üçüncü büyük ihracatçısı. Endüstri devrimini geç yakalayan ülke, birliğini sağladıktan çok kısa bir süre sonra İngiltere’yi geçip en büyük sanayi ülkesi haline geliyor, sonrasındaki süreçte bu büyüklük I. Dünya savaşına yol açıyor ve ABD’nin dahli ile Almanya ve bağlaşıkları savaşta yeniliyor, herkesin bildiği gibi çok ağır barış koşulları altında hiper enflasyona yuvarlanan ülke, Weimar Cumhuriyeti’nin son dönemlerinde yarattığı ivme ile Nazi’lerin yönetiminde yine çok kısa bir süre içerisinde toparlanıp 2. Dünya savaşına yol açan bir dünya gücüne dönüşüveriyor. İkinci savaş sonunda yine ABD’nin devreye girmesi ile yenilen ve yıkık bir ülkeye dönüşen Almanya bu sefer demokratik rejim içerisinde yine ekonomik bir deve dönüşmeyi başarıyor. Yani Almanya’nın tarihinde ve modern kültüründe çok hızlı toparlanma ve dünya gücüne dönüşebilme becerisi var.
Bu beceriyi çok iyi bilen Anglo Sakson gelenek birinci savaş başında İngiltere ile, ikinci savaş sonrasında da ABD ile doğudaki zengin doğal kaynaklara sahip Rusların Almanlarla olası iş birliğini önlemeyi en önemli hedeflerden biri haline getiriyor. Almanlar için tarihsel olarak bir tercih hep önlerinde duruyor: Doğuyla mı batıyla mı iş birliği? Şimdiye kadar doğu (Rusya) yanlış tercih sonucu düşman safında kaldı ve Almanya iki defa yıkıma uğradı.
1945 sonrasıda, uzun barış döneminde ekonomisini ihracata bağımlı büyüten Almanya için refahı sağlayan, Avrupa kıtasında yaratılan serbest ticaret bölgesi oldu. Ancak her ne kadar verimli üretim yaparsa yapsın, AB piyasası gümrük tarifeleriyle korunmadığı aşamada Alman ekonomisi sürdürülemezlik ve işsizlik tehdidi ile karşı karşıya kalacak bir yapıya sahip oldu. Sonuç itibarı ile Almanya’nın AB’ye, daha az ihracat bağımlılığı bulunan ülkelerden daha fazla ihtiyacı var. Bu nedenle Almanlar, AB’nin devamını istiyorlar ama birliğin de Almanya’nın çıkarları için çalışmasını şart görüyorlar. Bu şekli ile de Avrupa’nın baskın gücü olmayı amaçlıyorlar. 2022 yılındaki Ukrayna savaşına kadar bu yönde oldukça fazla mesafe aldılar. 2011 yılında ilan edilen Endüstri 4.0 programı ve programın sonraki yıllardaki ilerleyişi, Almanların Rusya’nın ucuz enerji kaynaklarına erişimi ABD için tehlike çanlarını çaldırmaya yetti. (Emanuel Todd’un İmparatorluktan Sonra3 isimli, 2001 tarihli kitabı böyle bir birliktelik sonucunda ABD’nin küresel hakimiyetini kaybedeceğini, Euro’nun doların tahtını sarsacağını ve yeni egemen gücün Almanya-AB olacağını anlattığı kitabı okumanızı tavsiye ederim). Ukrayna savaşı olmasa idi Almanya’nın on seneden kısa bir süre içerisinde gerçek bir güç haline gelmesi işten değildi. Gidişata göre önce siyasi gücünü ve zaman içinde, baskılar büyüdükçe de askeri gücünü gösterecekti. Almanya’yı askeri değil, ekonomik kaygılar harekete geçirecek ve bunu da ucuz enerji kaynaklarına ulaşıp doğu (Çin ve pasifik) ile ticareti dolayısı ile tedarik zincirini koparmadan yapmayı hedefleyerek gerçekleştirecekti. Yani Almanya’nın doğal rakibi Çin veya Rusya değil ABD idi.
Almanya’nın Merkel ile doruğa ulaşan büyük stratejisi AB topraklarındaki Alman nüfuz alanının genişlemesi ile Atlantik ve Baltık denizinden Akdenize uzanan bir coğrafyayı da işaret ediyordu. Almanya soğuk savaş boyunca SSCB’ye karşı en öndeki cephe olma rolünü oynamıştı. Yani ABD için savaşı göze alan bir vassal idi. Alman aşırı sağcı lideri Alice Weidel’in deyişi4 ile; “köleler her zaman sahiplerinden özgürlüğü talep ederler, ancak özgürlük aynı zamanda kölelikten kurtulduktan sonra kendi yolunda gitmesi anlamına da gelir.” Almanya büyük stratejisi ile bileklerindeki zinciri kırmayı hedeflemekteydi ve jeopolitik konumlanması ABD için AB anakarasındaki çıkarları dışında Akdenizde ve Arktik rotasında yeni ve güçlü bir küresel oyuncuyu da denkleme sokacaktı.

Alman nüfuz alanının sağladığı jeopolitiğin ekonomiyi desteklemesi yeteri kadar stres yaratırken tüm bunların dışında AB’deki yüksek eğitim ve yaşam standardı da ABD’nin bölgeyi eskisi kadar hoyratça yönetmesini zorlaştırmaya başladı. Refah seviyesi yüksek, gelişmiş toplumlarda başka bir ülkeyle savaşmayı göze alacak bir çoğunluğun iş başına gelmesi pek mümkün olmaz ta ki mevcut düzen bozuluncaya kadar. Nihayetinde eğitim düzeyini arttırıp nüfusunun gelişimini sağlamış ve demokrasisini kurmuş ülkeler Amerika olmadan da yaşayabileceklerini görmeye başlamışken ABD özellikle AB olmadan yaşayamayacağını kavramaya başladı. Anlaşılıyor ki Trump 2.0 ile birlikte oluşacak kaos ortamında kurumsal yapısını hatta anayasasını değiştirme imkanını yakalayan ABD, otokrasiye yönelerek Çin karşısında geri kalmasının sebebi olarak gördüğü hantal kurumsal yapıdan kurtulmayı hedefliyor. Benzer şekilde AB’de de mevcut düzenin bozulup, otokratik rejimlerin işbaşına gelmesi ile bu ülkelerde ABD’ye bağımlılığın devam edeceği planlanmakta, Elon Musk’ın Almanya özelindeki müdahaleci mesajları bunun sinyallerini veriyor. Dolayısı ile Trump yönetiminin Avrupalı aşırı sağ parti ve liderlerine göz kırpmasının arkasında bu düşüncenin yer aldığını kabul etmek mümkün. Bu hali ile Trump 2.0 dönemi ile başlayan süreçte batılı güçlerin amacının demokratik ve liberal düzeni savunmak olmadığını göreceğiz. Bu dönemde demokratik ve liberal düzen yavaş yavaş mevzi kaybederken, her türlü mal ve sermaye edinmek öncelikli hedef haline gelecek ve bundan sonra ABD’nin temel stratejik hedefi AB kaynaklarını kendi siyasi denetim altına almak olacaktır. Ekonomik askeri ve ideolojik gücü giderek zayıflayan ABD’nin okuyup yazabilen, yorum yapabilen bir kamuoyuna sahip AB’yi etkin bir biçimde kontrol etmesi zorlaşacağı için AB’nin de kendine benzer bir kurumsal değişime gitmesini tercih edeceğini öngörmek yanlış olmaz ancak bu sürecin yukarıda bahsettiğimiz gibi araç olarak görülen aşırı sağ partilerle köleyi özgürleştiren yolu açıp açmayacağı belli değildir.
ABD açısından konu bu şekilde müttefikini ezme olarak yürürken bu tutumun temel kökeninin ABD’nin kuruluş felsefesinde ve kendini konumlandırmasına bağlamak da doğru olacaktır. ABD devleti mevcutta kendini modern Roma imparatorluğu olarak görmektedir. Roma tarihi incelenecek olursa İmparatorluğun hiç bitmeyen bir savaş halinde ve hep şiddet içerisinde olduğu fark edilecektir. Daima savaş halindeki bir ulus kâh savaş kâh barış halinde saldıracak ya da kendini savunacak gücü olmayan diğer tüm milletlerin üstesinden gelmek üzere kurgulanan bir devlete sahip olmalıdır. Bunu Roma’dan öğrenilen birinci prensip olarak düşünebiliriz, ikinci prensip ise Roma’nın düşmanla savaşmak için müttefiklerinden faydalanmasıdır. Düşman ortadan kaldırılınca Roma hesabına düşmanı yok edenler Roma tarafından yok edilir. ABD’nin soğuk savaş sonrası müttefiklerine karşı yaklaşımını da bu anlayışla açıklamak mümkün. O hali ile Avrupa geneline ABD bakışının Roma İmparatorluk prensipleri ile şekillendiğini değerlendirmek olayları yorumlamaya yardımcı olacaktır.
Ancak ABD’nin atladığı başka önemli bir konu var, tüm bu planlar uygulamaya geçirilmeye çalışılırken varsayım dünyada yalnız olunduğu ve ABD’nin istediği gibi at koşturabildiği üzerinedir. Halbuki dünyanın tamamı ABD’nin avucu içerisinde değildir. ABD’nin kontrol edemediği ülkelerden biri Rusyadır ve imparatorluk geçmişi olan Rusya’nın da kendine ait planları ve hedefleri vardır. Rusya neden önemli? İki sebeple: birincisi muazzam yeraltı kaynaklarına sahip oluşu, ikincisi de konvansiyonel olmasa da nükleer bir savaşta ABD’ye karşı koyabilecek tek Avrupalı güç olması. O halde Rusya’nın AB’ye yönelik planları denklemi bozacak etkenler içerebilir. Nitekim Putin’in seneler önce Berlin’e yaptığı bir ziyarette söyledikleri bu bakımdan oldukça ilginç: “hiç kimsenin Avrupa’nın ABD ile olan ilişkilerine verdiği önemi sorgulamaya niyeti yok, fakat benim düşünceme göre Avrupa, kendi gücünü Rusya’nın gücüyle yani insan gücü toprak ve doğal zenginlikleriyle, ekonomik kültürel ve savunma potansiyeli ile birleştirirse gerçek anlamda bağımsız bir dünya gücü olarak itibarını artırabilir.”
Putin’in bu görüşünün kendine ait olmadığı ve Rus devlet aygıtının görüşü olarak cümlelerine yansıdığını düşünmek yanlış olmasa gerek, hele bir de bu görüşün tarihsel altyapısı varsa iş daha da ilginç bir hal alıyor.
Rusya vs Almanya – tarihi planlar
Rus İmparatorluğu Başbakanlığı yapmış olan, Nikolay II döneminde de -özellikle çarlığın ilk dönemlerinde- etkili bir Maliye Bakanı olan Sergey Vitte, Rus-Alman ilişkilerine farklı bakan bir siyasetçi idi. Vitte’ye göre hem içeride hem dışarıda güçlü bir çarlık rejimi için iyi işleyen bir ekonomi şarttı ve ekonomideki sıkıntılara getirdiği çözümleri genellikle çar da onaylıyordu. Vitte bakış açısı ile Rusya’nın en önemli ekonomik sorunu sanayileşme konusundaki geri kalmışlıktı ve bu sorun çözülmeden rejimin iç ve dış tehlikelere karşı durabilmesi çok zordu
Özel sektörün yetersizliği düşünülünce Vitte’nin hayalindeki gibi hızlı bir şekilde sanayileşebilmek için devletin özellikle demir yolları, madencilik, petrol gibi alanlarda yatırım yapması şarttı ve Rusya’ya uygun bir model olarak aklında devletin öncülük ettiği, kısa bir sürede başarıya ulaşan Almanya’nın sanayileşme modeli vardı, bu modelden ilham alınarak 1896-1900 yılları arasında kamu yatırımlarının neredeyse dörtte biri demiryollarına yapılmıştı.
Vitte’nin aklında tek başına bir ekonomik kalkınma modeli yerine uluslararası siyasetin de içinde olduğu birtakım çözümler vardı. Uzun vadede Fransa ve Almanya ile çatışmayı bitirecek bir plan da bu çözümlerden biriydi ve bu plana göre Rusya, Almanya ve Fransa ile ittifak içerisinde olmalıydı. Zamanla diğer kıta Avrupası ülkelerinin de katılacağını düşündüğü bu ittifak ile Vitte içinde Rusya’nın da yer aldığı Avrupa’yı bugünkü Avrupa Birliği’ne benzer büyük bir imparatorluk olarak hayal ediyordu. Vitte’ye göre yükselişte olan ABD ve Asyalı devletlerle ancak bu şekilde yapılanmış bir Avrupa Birleşik Devletleri denilebilecek bir oluşum ile rekabet edilebilirdi.
1914 yılına gelindiğinde savaşa hazır olmayan Rusya savaştan kaçınmak istiyorsa Vitte’ye göre bunun tek yolu Almanya ile Rusya’nın ilişkilerini düzeltmekten geçiyordu. Başından beri büyük savaşa en olumsuz bakanlardan olan Vitte, Almanya ile çatışmaya karşı idi, Almanya ile savaşmak için Rusya’nın değil İngiltere’nin makul gerekçeleri olduğunu belirtip ülkesinin savaşa girişini çılgınlık olarak değerlendirirken, başkentteki Fransız elçisine de bu savaşın hemen bitirmesi gerektiğini vurgulamıştı.
Vitte görüşünde yalnız değildi. Rusya’nın içinde bulunduğu çelişkileri işaret edip, bu çelişkiler çözülmediği takdirde girilecek bir Avrupa savaşında, Rusya’nın başına gelecekleri 1914 başlarında en iyi tahlil edenlerden biri de Pyotr Nikolayevich Durnovo olacaktı. Çar’a konu hakkında raporunu5 5 Şubat 1914’te sunan Durnovo’ya göre giderek yoğunlaşan çatışma ortamı aslında Almanya ve İngiltere’nin dünya hakimiyeti için girdikleri askeri ve ekonomik rekabetin bir sonucuydu. Ancak Rusya’nın böyle bir savaşa ne ihtiyacı ne de böyle bir savaşta başarılı olabilecek askeri gücü ya da siyaseten iş birliği mevcuttu. Almanya ile çıkabilecek bir savaşta da üçlü ihtilafın kara ordusu yükünü çekecek Rus ordusunun büyük bir kısmının Alman sınırına kaydırılmasıyla Kafkasya Türkistan ve Polonya gibi bölgelerde çıkabilecek iç isyanlara karşı savunmasız durumda kalınacaktı. Durnova’ya göre 1907 de İngiltere ile yapılan anlaşma da Rusya’ya ne uzak doğuda ne de boğazlar konusunda çok şey kazandırmış aksine İngiltere’nin Almanya ile arasının bozulduğu bir dönemde Rusya’yı Almanya ile savaşın eşiğine taşımıştı oysa Durnovo’ya göre Rusya ve Almanya’nın çıkarları temelde çatışmıyordu. Almanya ile iş birliğine gidilirse güçlü Alman sanayisi ve sermayedarları ile Rusya’nın sanayi ürünleri ve yabancı sermaye ihtiyacı giderilecekti. Almanya Rusya için İngiltere ve Fransa’ya kıyasla çok daha iyi bir ekonomik ortaktı. 1914 itibariyle denizlerde hakimiyet ve deniz aşırı sömürgeleri odaklanan Almanya’nın hedefleri bu anlamda da Rusya ile pek çatışmıyordu Rusya’nın barışçıl dış politikasını sürdürebilmesi için en iyi tercih İngiltere’den uzak durup dünya barışını da sağlayabilecek Rusya ve Almanya ittifakının kurulması idi. Bunlar yapılmayıp İngiltere ve Fransa’nın yanında savaşa girilmesi durumunda yaşanacaklar konusunda uyaran Durnovo tam bir felaket tablosu çiziyordu.
Durnovo’nun uyarılarının ne kadar yerinde olduğu çok kısa zaman içerisinde ortaya çıktı. Rusya’da Çarlık devrilirken yeni rejim olan Sovyetler savaştan büyük kayıplarla çekildi.
Benzer şekilde Almanya’nın birinci ve ikinci savaşta Rusya ile karşı cepheye düşmesi Almanya için de kâbus dolu sonu getirdi. Bu iki savaşta da Almanların Ruslarla ittifak içerisinde olduğu bir senaryoyu çalıştırsak günümüz siyasi dengeleri, demokratik yapılar, ekonomi ve devlet sınırlarının nereye evrilebileceğini düşünerek çok farklı bir dünya içerisinde olabileceğimizi değerlendirmek mümkün. Buraya kadar Almanya’nın içine düştüğü durumu ABD stratejisi açısından yorumlamaya çalıştık. Bir de işin iç sebepleri var ki o da Alman yönetim sistemi ve kültürü ile alakalı.
Deutschland unter alles– Yapısal ve kültürel problemler
Eski İtalya başbakanı ve Avrupa Merkez Bankası eski başkanı Mario Draghi’nin 9 Eylül 2024’te yayınladığı raporu6 AB’nin Çin ve ABD karşısında rekabette geri kaldığını ilan eden bir belge oldu. Rapor Avrupa’nın ekonomik rekabet gücünün azalmasına dair bir analiz sunmakta ve toparlanma için kilit stratejileri ortaya koymaktaydı. Buna göre Draghi özetle ana başlıkları aşağıdaki gibi sıralıyordu:
Yavaşlayan Büyüme: 2000 yılından bu yana, Avrupa’nın büyümesi özellikle verimlilik açısından ABD’nin gerisinde kalmış ve bu durum hane halkı gelirleri ve yaşam standartları üzerinde önemli bir etki yaratmıştır. Verimlilik açığı, Avrupa’nın dijital devrimden yararlanamamasıyla ilişkilidir.
İnovasyon Açığı: Avrupa, ABD ve Çin ile olan inovasyon açığını, özellikle ileri teknolojilerde, kapatmaya odaklanmalıdır. Avrupa’daki dinamik, teknoloji odaklı sanayilerin eksikliği uzun vadeli verimlilik artışını engellemektedir.
Karbon Salınımını Azaltma ve Rekabet Gücü: Avrupa, iklim hedefleriyle sanayi rekabet gücünü dengeleme zorluğuyla karşı karşıyadır. Yüksek enerji maliyetleri ve özellikle Çin’den gelen yabancı kaynaklara bağımlılık bu dengeyi daha karmaşık hale getirmektedir. Raporda, doğru koordinasyon ile karbon azaltmanın büyüme için bir fırsat olabileceği belirtilmektedir.
Güvenlik ve Bağımlılıklar: Avrupa, özellikle Çin ve ABD’den gelen kritik hammaddeler ve teknolojiye olan dışa bağımlılığını azaltmalıdır. Bu, daha güçlü ve koordine edilmiş bir AB sanayi politikası ve dış ekonomik politika gerektirir.
Büyüme Engelleri: Rapor, bölünmüş düzenlemeler, Tek Pazar’ın yeterince kullanılmaması ve kamu harcamalarının verimsiz kullanımı gibi temel engelleri belirlemektedir. Üye Devletler arasında daha iyi bir koordinasyonun sağlanması çağrısı yapılmaktadır.
Yatırım ve Yönetişim: Avrupa, dijital ve yeşil teknolojiler, savunma ve altyapı gibi alanlarda büyümeyi geri getirebilmek için daha fazla yatırıma ihtiyaç duymaktadır. Rapor, sermaye piyasalarının entegrasyonunun ve yönetişim reformlarının daha etkin politika koordinasyonu ve azalan düzenleyici yükler için önemini vurgulamaktadır.
Sıralanan ana başlıklardan anlaşıldığı üzere birçok alanda AB treni kaçırmış durumda iken bunu geri çevirmek için de çok geniş bir zamanı yok. Dolayısı ile rapor bir itiraf ötesinde umutsuz durumu da gözler önüne sermekte.
Draghi raporunu AB geneli için yazmış olsa da 2024 yılının son aylarında Alman endüstrisinden ardı ardına gelen küçülme haberleri ana meselenin Almanya odaklı olduğunu ortaya koydu. AB üzerinde Alman etkisinin büyüklüğü sebebi ile sorun birlik geneline yayıldı. Peki Almanya ve AB’yi bu noktaya getiren kültürel ve yapısal sorunlar nelerdi? Ve bunlar hızlıca çözülebilecek problemler miydi?
Almanya, analog çağın dünya şampiyonuydu. Yakıtla çalışan otomobil motorunu, elektron mikroskobunu icat etmişlerdi. Fakat ne bilgisayarı ne akıllı telefonu ne de elektrikli otomobili icat ettiler. Dizel motorlar konusunda uzmanlaşmış bir ülke için, bugünkü sorun maliyet değil, bizzat ürünün kendisidir, dolayısı ile küçülmeler ve işten çıkarmalar problemi kısa vadede idare edecek tedbirlerdir, sonuç itibarı ile Alman otomobil üreticileri, klasik ürün yelpazelerinde halen rekabetçi olsalar da elektrikli otomobiller konusunda Çinlilerle yarışamıyorlar.
Öte yandan Siemens gibi dev Alman şirketlerin altında, çoğu aile şirketi olan ve genellikle niş pazarlarda faaliyet gösteren binlerce orta ölçekli şirket var. Mittelstand olarak anılan bu orta ölçekli işletmelerin birçoğu, ekonominin “gizli şampiyonları” olarak görülüyor. Bu firmalar kendi uzmanlık alanlarında da genellikle dünya liderleri.
Ancak modern bir elektrikli otomobil, temelde mekanik bir ürün olmaktan çıkmış durumda. Değerinin büyük kısmı yazılım ve bataryada yatıyor. Ancak Almanya’da inovasyon, VW, BMW ve Mercedes’in yenilik yapmaya karar verdiği şeylerle sınırlı. Oysa dijital dünya, startup’ların dünyası haline geldi. Startup’ların, güçlü bir sermaye piyasası desteğine ihtiyacı vardır ve çoğunlukla bürokrasi tarafından çok fazla engellenmeden kendi hâllerine bırakılmaları gerekir. Sağlık sistemi ve polis teşkilatı hatta küçük aile işletmelerinin önemli bir kısmının halen faks makinesi kullandığı bir ülkede bürokrasinin nasıl çalıştığını ve start up ekonomisinin durumunu hayal etmek mümkün.
Almanya’da işler yolunda gidiyor gibiydi.
Alman sanayisi, son 10-15 yıllık dönemde küreselleşmenin sağladığı fırsatlardan büyük ölçüde faydalandı. Çin ve Hindistan gibi ülkeler dünya pazarlarını ürünleriyle doldururken, Almanya da bu ülkeleri üretim ekipmanlarıyla donattı. Küresel tedarik zincirindeki büyüme, Alman tesis ve makinelerine olan talebi artırdı. Bununla birlikte, Euro’nun dolar karşısında değer kaybetmesi, zaman içinde Almanya’nın ihracatını ucuzlatarak sanayinin rekabet gücünü artırdı. Volkwagen’in Toyota’nın yapamadığını yapıp Çin pazarına girmesi ise firmayı sektörde dünyanın bir numarası haline getirdi.
Almanya’nın başarılı olduğu bir diğer alan ise mühendislik ve teknik inovasyonlardı. Geleneksel sanayilerde büyük bir uzmanlığa sahip olan ülke, makine ve otomotiv sektörlerinde dünya çapında marka haline gelmiş firmalara ev sahipliği yapıyor. Ancak bu avantajların sürdürülebilirliği, dijital dönüşüm ve yeni teknolojilere adaptasyon yeteneğindeki zayıflık sebebi ile artık mümkün görünmemekte.
İhracatı küresel gelişmelerle birlikte artan ülke paralelinde doğalgaz ihtiyacını büyük ölçüde Rusya’dan karşılamaya başladı bu da devasa sanayisinin ucuz enerjiye bağımlı hale gelmesi ile sonuçlandı. Ancak Alman devletinin hayranlık uyandıran cari fazla içerisinde fiber optik alt yatırımları, dijital altyapı ve dijital teknolojiye yatırım yapmaması büyük bir eksiklik olarak öne çıktı. Elektrikli otomobillerin de Alman özel sektörü tarafından başlangıçta hafife alınması, otomotiv sanayisinin dönüşümde geride kalmasına neden oldu. 3D navigasyon gibi dijital sistemlerin yetersiz mobil sinyal nedeniyle Alman yollarında test edilememesi de teknolojiye adaptasyonu geciktirdi. Nihayetinde 5G teknolojisinde Çin’in atılımını Almanya’da görmek mümkün olmadı.
Dijital altyapının yetersiz olması, yalnızca sanayi için değil, mevcutta Alman toplumun tamamı için büyük bir dezavantaj yaratmakta. 2019 yılında Alman hükümeti, okullara bilgisayar sağlamak için 5,5 milyar avro yatırım yapacağını duyurdu. Ancak karmaşık bürokratik süreçler nedeniyle bu yatırımın büyük bir kısmı internet bağlantılarının kurulmasına harcandı. Hâlâ birçok okulda yeterli dijital eğitim altyapısı bulunmamakta. (Türkiye’nin çöpe giden Fatih eğitim projesinin bir başka örneğini Almanya da yaşadı diyebiliriz)
Almanya, diğer ülkelere göre daha fazla banka yoğunluğuna sahip olmasına rağmen, bankacılık sektöründeki kârlılık da son on yılda %30 oranında geriledi ve hâlâ Avrupa ortalamasının altında devam ediyor. Ayrıca, yüksek teknoloji şirketlerinin finansman eksikliği nedeniyle gelişememesi, Almanya’nın dijital alandaki zayıflığının bir başka nedeni olarak öne çıkıyor. Bankacılık sektöründeki bu gerilemenin temel nedenlerinden biri, Almanya’nın ekonomik modelindeki değişiklikler denilebilir. Geleneksel sanayi şirketlerine dayalı ekonomi, finansal teknolojilere ve girişim sermayesine yeterince yatırım yapmadığı için, yenilikçi start-up’ların gelişimi sınırlanmış durumda. Buna ek olarak, Avrupa Merkez Bankası’nın düşük faiz politikaları da Alman bankaların kârlılığını olumsuz etkiledi.
Dijital dünyada ABD ve Çin’in gerisinde kalan Almanya, bu alanda atılım yapmakta zorlanıyor. Almanya’da yapay zekâ doktorası yapan öğrencilerin %40’ı ülkeyi terk ediyor ve çoğunluğu ABD’ye gidiyor. Start-up ekosistemi de diğer ülkelerle kıyaslandığında zayıf kalıyor; Almanya’da her 100.000 kişiye 1,9 start-up düşerken, ABD’de bu oran 5,22’ye ulaşıyor. Ülkedeki büyük üniversiteler, özellikle mühendislik ve temel bilimlerde dünya çapında güçlü olmasına rağmen, girişimcilik ruhunu destekleme konusunda yetersiz kalıyor. Almanya’nın en iyi üniversitelerinden biri olan Münih Teknik Üniversitesi, bu alanda bazı ilerlemeler kaydetse de, Oxford, Cambridge, MIT gibi kurumlarla kıyaslandığında geride kalıyor. Kamu-özel sektör iş birliği de ABD ve Birleşik Krallık’taki modellere göre daha az etkili bir şekilde yürütülüyor. Tüm bunların dışında göç politikalarını ABD kadar başarılı yürütemeyen bir Almanya var ve nihayetinde dil sorunu ile birlikte toplumsal entegrasyonu zor olan Almanya küresel çapta yetenekleri kendine çekmekte oldukça fazla zorlanıyor.
Alman otomotiv sektörü, satışların yüksek gittiği iyi dönem boyunca belki de konfor alanının verdiği rahatlıkla uzun vadeli planlar yapma konusunda iyi bir performans gösteremedi. VW ve diğer Alman markaları, devasa bir pazarlama ve veri gücü haline dönüşen Çin’in aksine ürünlerinin teknik üstünlüklerinin yeterli olduğunu düşünerek müşteri deneyimini bir kenara bıraktılar, ultra dijital toplum haline dönüşen Çin’de kullanıcı dostu yerli araçları bir anda Alman araçlarının Çin pazarındaki yerini almaya başladı. Çin’deki pazar paylarını kaybederken, Tesla gibi firmalar da Çinli rakipleri gibi kullanım kolaylığıyla öne ile rekabette Alman araçlarına göre öne çıktı. Çin, sadece müşteri deneyimi ve pazarlamadaki başarısı ile değil batarya üretiminden nadir toprak elementlerine kadar tüm tedarik zincirine yatırım yaparak sektöre hâkim oldu.
Öte yandan Almanya, süreç içerisinde yüksek işçilik maliyetlerinin de zorlaması ile tedarik zincirleri açısından Çin’e büyük ölçüde bağımlı hale geldi. Küçük ve orta ölçekli işletmeler, ithalat ve ihracatta Çin’e bağlı olduklarından dolayı hızlı bir yön değişikliği yapamaz hale geldiler. Mevcutta elektronik, nadir toprak elementleri, bataryalar ve kimyasallar gibi kritik alanlarda Çin, Alman sanayisi için vazgeçilmez bir tedarikçi konumunda bulunuyor.
Aynı şekilde, Almanya’nın Rusya’ya enerji konusunda büyük ölçüde bağımlı hale gelmesi, sanayisini kırılgan hale getirdi. Rusya’dan gelen doğalgazın sabotaj sonucu kesilmesiyle birlikte sanayi üretimi ciddi darbe aldı. Alternatif olarak Almanya’nın önüne konulan ABD’nin pahalı sıvılaştırılmış gazı ucuz enerji girdisine bağımlı olan endüstride teklemeye sebep oldu.
Tüm bunların üstüne süreç içerisinde yüksek refah seviyesinin yarattığı konfor alanında sadece Alman toplumu değil tüm gelişmiş AB ülkeleri meydan okumalara ve değişkenliklere karşı dayanıksız bir yapıya dönüştüler. Bu da Avrupa medeniyetinin temelini oluşturan yüksek hırs ve değişime adaptasyon becerisini ortadan kaldırdı. Bugün ortalama bir Alman şirketi için geleceğe yönelik değişmez bir plan olması o şirketin yönetimi için yeterli görünüyor. Ancak küresel değişim fırtınası ve belirsizlikler içerisinde bu planlar çok çabuk devre dışı kalabiliyor ama değişime direnç gösteren önemli bir toplumsal kültür oluştuğu için yeniliklere ve farklı bakış açılarına kapalı hale geliyorlar bu da rekabette ABD ve Çin’in gerisine düşmelerini açıklayan başka bir toplumsal ve kültürel etken.
Her şeyin ötesinde Alman Federal yönetim tarzının da bu değişkenliklere karşı direnci yarattığını söylemek mümkün. Çin, merkezi bir yönetime sahipmiş olsa da yerel yönetimler özellikle sanayi ve yatırımlar konusunda Avrupalı karşılıklarına göre oldukça fazla yetki ve uygulama alanına sahip. Çinli yerel yöneticiler çok iyi yetişmiş bürokratlar ve yönettikleri bölgede gösterdikleri performans merkez yönetim tarafından yakın takip altında. Hatta bu konuda birbirleri arasında rekabet Çin yönetimi tarafından oldukça fazla destekleniyor. Merkezi hükümetin karar alma ve uygulamadaki hızı ile yerel yöneticilere tanınan kontrollü hareket serbestliği AB ülkelerinde özellikle Alman yönetim sisteminde yok. Bu hantallık da kurumsal yapı bakımından Almanya’nın neden patinaj çekmeye başladığını açıklıyor.
Öte yandan Putin’in 2012’de başkanlığa döndükten kısa süre sonra Alman televizyon kanalı ARD’ye verdiği bir röportajda iki ülke arasındaki karşılıklı bağımlılığı vurguladığı konuşma yukarıda öne sürdüğümüz Almanya-Rusya ilişkisini anmak açısından oldukça ilginç: “Rusya, Almanya’nın doğalgaz talebinin %40’ını, Almanya da bizim petrol talebimizin %30’unu karşılıyor. Yüksek teknoloji sektöründe, uçak imalatında, makine ve tesis mühendisliğinde, nanoteknolojilerde, fiziğin gelecek vaat eden alanlarında iş birliğimizi genişletiyoruz. Bu çok yönlü, ilginç ve umut verici bir iş birliği. Rusya’daki toplam 25 milyar ABD doları doğrudan yatırım ile Almanya, Rusya’nın en büyük yatırımcılarından biri.”
Sanırım Almanya’nın kendi kabahatleri dışında Almanya’nın başına gelenlerin sebebini de bu konuşma bir şekilde açıklıyor.
Trump 2.0’da ne olur?
Kibirle birleşen aşırılığı politik davranışlarının merkezine oturtan Trump yönetiminin ABD gibi bir ülkede basit bir kontrolsüz olduğunu düşünmek yanılgı olacaktır. ABD, AB’den farklı olarak değişimlere ayak uydurabilen rekabetçi bir ülke. Çin’in esnekliği ve hızını, askeri, ekonomik ve teknolojik gelişimini gören, strateji oluşturup karşısındakinin stratejisini okuyabilen bir bürokratik yapısı var.
Bu yapı AB’den farklı olarak mevcut kurumsal düzeni ile Çin rekabetinden çıkamayacağını görüyor. O nedenle yukarıda bahsettiğim şekli ile anayasası dahil tüm kurumsal yapısını ve kurgusunu değiştirmek için harekete geçmiş durumda. Bunu da kısa bir zaman dilimi içerisinde yapmayı arzuluyor. Dolayısı Trump 2.0’da oluşacak kaosa ABD devlet bürokrasisindeki karar alıcılar ihtiyaç duyuyor. Ortaya çıkacak olan karmaşa ve şaşkınlık içerisinde olağanüstü şartlara yuvarlanırken ABD ihtiyaç duyduğu kurumsal değişiklikleri tamamlamaya çalışacak. Bu değişiklikleri güçler ayrılığının yerleştiği mevcut sistemde yapmak mümkün değil. Dolayısı ile hedef olarak 2030 civarında otokrat bir yönetime geçişin aracısı olarak okuyabiliriz Trump 2.0’ı. İş ABD için böyle iken AB ile ABD birlikteliğinde kontrolsüz bir bozulma olmasını da beklememek lazım.
Çin’in kuşak ve yol projesi basitçe Avrupa pazarını Çin ile bütünleştirme projesi, proje doğası gereği Rusya’yı bu bütünleşme içerisine almayı hedefliyor. Proje aslında tüm tarafların faydasına çalışacak. Ancak gerçekleşirse ABD’yi Pasifikte, Avrasya’da ve Avrupa’da hatta Ortadoğu ve Afrika’da tamamen dışlayacak bir girişim. Bu da ABD’nin sonu demek olacak. O nedenle AB’den elini çekmemesi ABD için en önemli öncelik. AB’nin güçten düşmesi ve ABD’ye bağımlılığının devamı bu açıdan gerekli. Mevcutta görünen o ki ABD bunu sağlamak için Avrupa’da kendine bağlı otoriter rejimlerin olmasını arzuluyor.
Almanya’da aşırı solcu PDS (Demokratik Sosyalizm Partisi) ve aşırı sağcı AfD’nin (Almanya için Alternatif Partisi) Alman seçmenlerin yaklaşık dörtte birini temsil ettiğini göz önüne alarak yukarıda aktardığım şekli ile de Trump yönetiminin otoriter yönetim desteğinin ters tepebileceğini de göz önünde bulundurmak gerekiyor. Bu iki parti de gaz boru hatlarını yeniden açmak ve Rusya ile Çin’le yürütülen stratejik ortaklığa geri dönmek istiyor. Dolayısı ile ABD Trump ile birlikte belki de istemediği bir birlikteliğin önünü açmak üzere.
Trump yönetimi ile Biden yönetiminin temel stratejisinde bir farklılık yok, farklılık uygulamada. Biden yönetimi bu bağımlılığın Rusya düşmanlığı ile sağlanması taraftarı idi, Trump yönetimi ise batı bloğuna Rusya’nın eklemlenmesi ve Çin ile Rusya’nın çıkar çatışmasına girmesini hedefliyor. Her iki denklemde de güçlenmiş ve bağımsız strateji uygulayabilen, tarih boyunca üç defa dirilme becerisi gösterebilen bir Almanya’nın tarihi altyapısı bulunan Rus- Alman iş birliğine girmemesi gerekiyor. Bu iki ülke böyle bir birlikteliğe girerse ABD için işler kontrol edilemez hale gelir.
Konu Türkiye açısından ne ifade ediyor?
Mevcut Alman nüfuz alanını yukarıda paylaşılan harita üzerinden akılda tutarak, küresel bir oyuncu haline gelen ve Rusya ile stratejik partner olan bir Almanya’nın Türkiye için çok hayırlı olmayacağını değerlendirmek gerekiyor. O hali ile Alman ve Rus iş birliği altında Türkiye muazzam bir baskı altına girecek, D. Akdeniz, Balkanlar, Kafkasya, Karadeniz bölgelerinde Türkiye, Rusya ve Almanya’nın nefesini hissedecek, mevcutta hedef olarak koymaya çalıştığı büyük strateji uygulanabilir olmaktan çıkacaktır. Bunun oluştuğu şartlar içerisinde Türkiye’nin denge politikasında kullanabileceği başka bir büyük güç de olmayacaktır. Bu hali ile de Türkiye bozuk ekonomisi, bölünmüş iç cephesi ile çok hızlı bir vassal devlet haline gelebilir. Hatta toprak bütünlüğünü bile kaybedebilir.
O zaman Alman-Rus iş birliği Türkiye’nin de tercih edeceği, fayda sağlayacağı bir birliktelik değildir denebilir.
Öte yandan ekonomisi bozulan ve güç kaybeden bir Almanya Türkiye için neyi ifade eder? Bu kısa-orta vadede Türk ekonomisi için iyi bir gelişme değildir. Almanya’daki sorun AB’de de sorun haline geleceğinden Türkiye’nin ana pazarında büyük bir daralma gün itibarı ile kaldırabileceği bir sıkıntı değildir. Ancak sorun büyük olsa da Türkiye bilinçli bir sanayi ve kalkınma programı oluşturup, eğitimi, dış politikası ve büyük stratejisini bu programla birleştirip mevcut yönetim problemini çözdüğü oranda bu ihtimalden kazançlı çıkabilir. Bir başka bakış açısıyla denilebilir ki Türkiye ABD güdümlü politikalarını bir kenara bırakıp kendi bölgesel barış ve kalkınma planını oluşturup ortaya koyabilse, K. Afrika, Rusya, Balkanlar, Kafkasya, Ortadoğu hatta güney Avrupa gibi büyük bir alanda ekonomik faaliyetlerini arttırıp pazar alternatiflerini yaratabilir.
O zaman Türkiye’nin Almanya ve Rusya üzerine ısrarlı ve tutarlı bir strateji oluşturma zorunluluğu vardır diyebiliriz. Konu Almanya olduğu için özellikle Almanya odaklı olarak yurtdışındaki Türk nüfusun ekonomik ve sosyal anlamda yönlendirilmesinin/desteklenmesinin de devlet politikası olarak benimsenmesi öncelikli işlerden birisidir diyebiliriz. İlk akla gelen örnek olarak Alman aile şirketlerinin çok önemli bir kısmının önümüzdeki on sene içerisinde yeni kuşaklara devir problemini Türkiye ve Almanya’daki Türk girişimcilerin bu işletmeleri devralması yönünde lehimize çevirme imkanlarını devlet ve özel sektör politikaları ile zorlamak durumundayız.
Türkiye’deki yönetim zafiyeti, iç bölünmüşlük ve ekonomik sorunlar, karşı karşıya kalacağımız yakın bir başka tehlikeyi görmeyi engelliyor olsa da konuyu masaya koymak bir yerden başlamak için fayda sağlayabilir.
—
1) Avrupa krizi, George Friedman, Pegasus yayınları
2)Küresel gözetlemenin kökenleri, UKUSA Anlaşmasının Birleşik Krallık ve Amerika Birleşik Devletleri tarafından 1940’ların sonlarına doğru ortaklaşa kabul edilmesine kadar uzanır ve bu anlaşma sonunda 1971’de “ECHELON” isimli küresel gözetim ağı kurulur. Daha sonraki süreçte, Avrupa Parlamentosu tarafından sürdürülen uzun bir soruşturma sonrasında, 1999 yılında “Gözetim Teknolojisinin Geliştirilmesi ve Ekonomik Bilginin Kötüye Kullanılması Riski” başlıklı bir raporda NSA’nın ekonomik casusluktaki rolü vurgulanır. ABD Echelon sistemi ile AB’deki ortaklarını yani devlet yetkililerini, büyük şirketleri ve onların yöneticilerini dinliyor, e postaları ve yazışmalarını takip ediyordu. Skandal sadece siyasi amaçlı dinlemeler değil ekonomik casusuluk amaçlı dinlemelerin yapıldığının ortaya çıkması ile AB’de büyük tedirginlik ve ABD’ye karşı güvensizlik yarattı.
3)Emanuel Todd, İmparatorluktan sonra, Dost yayınları
4)https://www.theamericanconservative.com/slaves-dont-fight-afds-weidel-on-germanys-future/
5) Durnovo’s Memorandum, Frank A Golder, Documents of Russian History 1914-1917
6) https://commission.europa.eu/topics/eu-competitiveness/draghi-report_en