
Bir önceki yazıda küresel anlamda bir liderlik krizi yaşandığını bunun siyasetten başlayıp iş hayatına yayıldığını yazmıştım. bu hali ile ülke yönetimindeki bozulmanın şirketlere yansımasını anlamaya çalışıp nedenlerden çözüm önerilerine yönlenmekte fayda var.
Türkiye son 8 yıldır üst üste ekonomik ve siyasal krizler yaşıyor, bölge merkezli dış politika anlayışının terk edilmesi ile birlikte ekonomik gücünün ayırdına varmadan dışarıdan yönlendirmeler doğrultusunda, irrasyonel biçimde ve çapını aşar şekilde, Yeni Osmanlı İmparatorluğu hayallerine kapılmış durumdayız. Bu doğrultuda bölge ülkelerin iç işlerine karışırken, başımızdaki terör sorununu çözemediğimiz yetmiyormuş gibi mücadeleye girdiğimiz terör yapılarının sayısı da artmış durumda. Ülkede oluşturulan ekonomik ve ahlaki şartlar ise 2024 itibarı ile ülkeyi kara para ve kirli işlerin yeni güzergahlarından biri haline getirirken hak ve hukuka inanç eksikliği her gün yaşanan olaylarla artıyor. Bunlar yeteri kadar kötü iken siyasi yönetimin, iktidarının devamı için vatandaşları devlet için yaşayan ve bireysel önemi olmayan varlıklara dönüştürmeye çalıştığı anlaşılıyor. Bu şekli ile otoriteye olan güven kaybolduğu ortamda ortaya çıkan kendi başına olma duygusunun sonuçlarını yönetebilmek için de gerçek dışılığı körüklemek tercih edilen bir siyaset yöntemi olarak öne çıkıyor. Gerçek dışılığın ana siyasi gündem olması sebebi kitlelerin dikkati dağılıyor, kafaları karışıyor. Bu da iktidara yönelik toplumsal baskıyı azaltıp yönetimin devamını sağlıyor ama insanların birbirlerine bağlılığı, güveni ve birlikteliği ile yaratacakları sinerji ortadan kalkarken, ekonomik ve kültürel gelişim inanılmaz biçimde frenlenip geriye düşüyor.
Tüm bunların üstüne gerçekliğin dışında pompalanan suni imparatorluk hayalleri 2011 yılında başlayan Suriye iç savaşı ile yeni ve büyük bir başka yönetsel yanlışa savuruyor ülkeyi. Otokratik bir yönetime yönelimle birlikte anayasal kurumların devre dışı kalması ve adaletteki aşınma, elit grupların trafik gibi en alt seviyede bile ayrıcalıklı hale gelmesi ve bunun göz önünde destekleniyor olması, cinsiyet ayrımcılığının, kadına şiddetin, tabiata ve yaşayan her şeye düşmanlığın resmi politikayla desteklenmesi, vatandaşlık haklarının kısıtlanması ile ekonomik yatırımlar ve gelişmeye yönelik hukuksal güvencenin yatırımcı zihninde kaybolmasına şahit oluyoruz. Tüm bu sorunlar yumağı içerisinde tamamen elit bir grubun çıkarı gözetilerek yönetilen ekonomi sebebi ile de yüksek enflasyona balıklama dalan ülkede yeni yatırımlar ve iş sahaları açılmazken, toplumun demografisini de dış yönlendirmelerle değiştirme politikası bardağı taşıran son damla haline geliyor. Özetle 2024 başı itibarı ile bilinçli olarak tercih edilen politikalar doğrultusunda Türkiye’de ekonomik gelişmeyi sağlayacak dinamikler ortadan kaldırılmış durumda bulunuyor. Bunun sebebinin de iktidarın her ne pahasına olursa olsun devamının sağlanması düşüncesi olduğunu anlamak gerekiyor. Devlet bürokrasisinin böyle bir dönüşüme direnci de yapısal olarak ortadan kaldırılınca, kişi ve kurumların yeni iş sahaları yaratması, bunlardan kar edip birikim ve sermaye oluşturup dış pazarları ve rekabeti zorlama ihtimali ortadan kalkmış oluyor. Yani özetle yeni iş alanları açılmıyor, çalışanlar için yeni ve gelişmeye açık fırsatlar ortadan kalkıyor, bu haliyle de özel-kamu fark etmeksizin her çalışan kendi işgal ettiği alandan kıpırdamamayı ana strateji olarak belirliyor. Çünkü insanlar mevcut yerinden oynadığı durumda daha iyi bir şeyle karşılaşmayacağını biliyor ve hatta mevcut imkanını da elde edemeyeceğini düşünüyor. Kitlesel olarak yirmi yılı aşkın iş hayatında yaşayageldiğimiz sorununun özeti ve kaynağı bu. Yani siyasi yönetim ve arkasındaki zihni koalisyonun tercihi doğrultusunda kapana kısılmış durumdayız. Böyle bir kurguda insanların ve şirketlerin kabuklarını kırıp dünya çapında işler başarmasını bekleyemezsiniz. Ve maalesef böyle bir yapıda mevcudu devam ettirmede usta olan “kötü” yönetim tarzı bütün varlığı ile her kademeye yerleşir ve yapışır kalır.
Kötü yöneticinin en karakteristik özelliği yerini kimseye kaptırmamaktır. O nedenle ona bağlı çalışanların hiçbirinden bir tehdit algılamaması gerekir. Bu tarz yöneticilerin iş hayatında ana uğraşın ayak kaydırma olduğunu düşünmeleri de bu yüzden şaşırtıcı değildir. Bu doğrultuda mutlak biat dışında bir çalışan profilinden hoşlanmazlar. Hissiyat bu olunca alt kadroyu da buna göre düzenlemek en birincil görev haline gelir. Uzun yıllar önce çalıştığım yerde bir yöneticinin iş başvuruları içerisinde en silik karakterleri seçmesini çok garipsiyordum ama bugünkü bakış açısı ile bu davranışın temel nedenini anlamak mümkün. Şimdi bu davranış kalıbının yukarıda aktardığım siyasi yönetim yaklaşımının kapana kısılmış iş yaşamındaki yayılımını düşünün. İşini değiştirme şansı azalan ve çok da yetenekli olmayan birçok insan bir yerlerde zincirin devamı olarak yönetsel mevkileri koruyor, bunların korudukları mevkilerin de zorlanmaması için aynı kalıplardaki başka insanlar kadrolara doluşuyor, sonrasında bir ihtiyaç doğunda en kolay çalışılan kişi terfii alıyor. Dolayısı ile “iyi” nin işi gittikçe zorlaşıyor. Zaten “iyi” olmak zor demiştik üstüne toplumda artan ahlak düşüklüğü de sürece eklenince etraf “kötülerden geçilmez” hale geliyor.
Sonuç olarak, kötü liderlerin Türkiye özelindeki yaygınlığı ülke yönetimindeki siyasi ve ekonomik tercihlerden tetikleniyor demiş oluyorum. Durumu bu şekilde kabul etmek iyi yöneticilerin kötüye dönüşmesi gerektiğini söylemek değildir. Aksine konunun sebebini anladıktan sonra doğru ve olması gerekeni kavrayan iyi yöneticinin, tüm olumsuzluklara rağmen daha iyi liderlik uygulamalarını benimseyerek kendi sorumluluğu altındaki liderlerin gelişimini teşvik etmesi ve bunu tüm kadrosuna yayması, yaşadığımız sorunların üstesinden gelmeye katkı verecektir demiş oluyorum. Bu noktada Beyaz Zambaklar Ülkesinde isimli kitaptaki idealist yaklaşımı benimsemenin kişisel, kurumsal ve nihayetinde toplumsal iyileşme ve gelişmeyi sağlayacağını düşünmekteyim. Konuya bu şekilde bakarak, liderlik performansını da nesnel ölçümlerle değerlendirme durumunda yönettiğimiz organizasyonlarda ve nihayetinde iş dünyasındaki liderlik kalitesini de arttırma imkanı olacaktır.

Bu noktaya kadar sorunun küresel ve yerel politik eğilimlerle alakalı tarafını kendi bakış açımdan açıklamaya çalıştım. Ancak tüm kabahatli ülke yönetimleri ve uyguladıkları politikalar değil elbette, siyasal olarak son derece iyi yönetilen ülkelerde de “kötü yöneticilerle çevrili olma” durumu yaşandığına göre konuya kurumlar özelinde de göz atmakta fayda var. Sonraki yazıda işin bu kısmı ile ilgili kök neden analizini ele alacağım.