Neden Kötü Yöneticilerle Çevriliyiz? (başlangıç noktası)

Yeryüzünde yaşayan milyarlarca insanın karakteri birbirinden farklı, doğal olarak yaşam şartları, hayatı kavrayışları ve onu yorumlayışları da birbirine benzemiyor, bu şekli ile de herhangi bir anda bir konuya karşı tutum da insandan insana değişkenlik gösterebiliyor. Bunu yeryüzündeki çeşitliliğin bir sonucu olarak görmek doğru olur ve belki de hayatı zorlu veya kolay kılsa da tadını burada saklıyor. Her birey bu kadar farklı iken kitlesel yaşamda belki de genlerimizden kaynaklı olarak birbirimizi etkiliyor ve farklı zaman dilimlerinde benzer davranışlara ya da yönelimlere kitlesel olarak meyledebiliyoruz.  Bu kitle bazen bir köy bazen bir şehir bazen de bir ülke olabiliyor, hatta bazı durumlarda kültürel ve davranışsal farklılıklara rağmen tüm yerkürede belli bir eğilim hâkim hale gelebiliyor. 

Ülke yönetimleri açısından tarihin her döneminde yönettiği toplumu etkisi altına alan liderler içerisinde “deli” veya “çılgın” nitelemesine uygun liderler olagelmiş durumda ve bu insanlık devam ettikçe rastlanılacak bir durum ama modern devlet yapılarında kitleleri çılgınlık seviyesine sürükleyen korkunç liderler dönemi özellikle gelişmiş batı ülkelerinde belki en son ikinci dünya savaşı döneminde ortaya çıktı (Mussolini ve Hitler gibi). O dönemden 2000’li yıllara kadar gelişmiş ülkelerde başa geçenler genelde iyi eğitim almış ve liderlik özellikleri güçlü olan, dünyanın geri kalanına yönelik olumsuz ve zararlı siyasi uygulamalara sahip olsalar bile belirli bir saygı uyandıran liderlerdi. Bazı durumlarda bu liderler kendi toplumlarının yerleşik düzenleri ile çatışmayı göze aldığında tasfiye oldu ya da hayatlarını kaybetti ancak yerlerine gelen kişilerde de belli bir seviyenin tuttuğu gözlendi. Sanırım bu gidişatı gelişmiş ülkelerde ilk ABD bozdu. George Bush II ile ABD herhalde o zamana kadarki en içi boş başkana sahip oldu. O dönemin “baba Bush’un tabiri ile” bir “model denemesi” olduğunu 2020’li yıllarda geri dönüp bakınca anlamak mümkün oluyor. Sonrasında az-çok demokrasi ve yurttaş oyunun geçerli olduğu gelişmekte olan ülkelerde de benzer liderlerin vitesi biraz daha arttırdığını gözlemler olduk. Rusya’daki başarısız Yeltsin döneminden sonra kalıcılaşan Putin tarzı liderlik, Venezüella’da  Chavez ile birlikte popülist siyasetin etkisinin tecrübe edilmesi ile birlikte demokrasilerde liderlik başka modellere evrildi ve nihayetinde 2020’ler itibarı ile tüm dünyada ülke yönetimlerinde çapsız ve liderlik becerileri düşük ama söylem bazında tutarsızlıklar, aşırılıklar ve tahmin edilmezliklere sahip bir dizi yöneticinin iş başında olduğu bir döneme girdik. Trump ile tavan yapan gerçek dışılıkla karışık yoz siyaset tabana oturdu, sonrasında İngiltere’den İsveç’e, oradan Hollanda ve Avusturya’ya kadar tüm batı dünyasında lider çapı düştükçe düştü, Brezilya’da tam anlamı ile gerçekdışı karakter olan Bolsonaro’dan sonra en son Kasım 2023’de Arjantin’de elinde motorlu testere ile siyasi kampanya yapan, abuk sabuk söylemleri ile kurulu devlet düzenine savaş açan Javier Milei % 55 ile başkan seçildi. İşin ilginci bu insanlar serbest seçimlerle iş başına geliyorlardı. Otoriter yönetimler için benzer bir şey söylemeyeceğim çünkü otoriter yönetimler zaten halkoyuna dayanmaz, aksini iddia etseler de. Oralarda iktidarda kalmak başka dinamiklerle mümkün olur ve otoriter yönetimler doğası gereği gerçek dışılığı yaşar ve yaşatmaya çalışır. O nedenle dünya üzerinde liderlik çapındaki büyük düşüş ile ilgili aktardığım düşüncelerim serbest seçimlerin yapılabildiği demokratik ülkeleri ve hibrit demokrasileri kapsıyor.

Ancak görünen o ki, bu düşünceye sadece ben sahip değilim. Kasım 2023 ‘de 100 yaşındayken ölen ABD’nin ünlü dışişleri bakanı ve soğuk savaş teorisyeni Henry Kissinger da benzer bir konuyu “Liderlik” isimli kitabında ele almış, 2020’li yılların başı itibarı ile liderlik kavramının oldukça fazla aşınmış olması üzerine düşüncelerini yazarken kendi perspektifine göre ihtiyaç duyulan lider profilini kitabında siyasi liderlerden örnekler vererek açıklamaya çalışmış. (Henry Kissinger – Liderlik, Runik kitap, 2022): “Her toplum hafızasını oluşturan bir geçmiş ile gelişimine ilham kaynağı olan bir gelecek hayali arasında daimî bir geçiş halindedir, bu yolda liderlik vazgeçilmez bir öneme sahiptir. Kararlar alınmalı, güven kazanmalı, verilen sözler tutulmalı ve ileriye yönelik bir istikamet çizilmelidir. Beşerî kurumlarda insanların bulundukları yerlerden daha önce hiç bulunmadıkları ve bazen belki de hiç ulaşamayacaklarını düşündükleri yere varmalarına yardımcı olmak için liderliğe ihtiyaç vardır. Liderlik olmazsa kurumlar yoldan çıkar, uluslar giderek oyun dışında kalmaya başlar ve nihayet felaket kaçınılmaz olur. Sıradan liderler şimdiyi yönetmeye çalışır, büyük liderlerse toplumlarını hayallerine ulaştırmak için gayret eder. Dünya tarihini etkileyen liderler kuvvetli ve hümanist bir eğitim görmüştür öyle bir eğitim resmi bir ortamda başlar, okuyarak ve başkaları ile tartışarak bir ömür devam eder. Bu bugün nadiren gerçekleşiyor. Dünya düzeninin karşı karşıya olduğu zorlukları göğüsleyebilecek karaktere zekaya ve liyakate sahip lider var mı şu anda?”

Ülke yönetimlerinde başa gelen kişiler ya da başa gelmesi muhtemel kişiler rastgele kişiler değillerdir, dolayısı ile belirli bir kademeden sonrasında devam edip yükselebilmek için siyasi organizasyonlarda kişisel beceriler tek başına yeterli olmaz, bu insanlar devletlerin yapısında yer alan bir takım etki gruplarının uzlaşıları sonunda yollarına devam ederler ve nihayetinde serbest seçimlerde bu uzlaşıları sağlayan kişiler seçmenin karşısına konulur. Bu yazdıklarımla komplo teorileri üretmek veya derin devlet kavramının etkisini ifade etmek amacında değilim ancak tüm devlet yapılarına realist bir gözle bakarsak böyle etki gruplarının olduğunu ve bunun doğal bir yapılanma olduğunu kabul etmek gerekiyor. Nitekim demokrasiyi benimseyen devlet yapısının da en başından beri böyle etki gruplarının yöneten/yönetim üzerinde etkin olması vasıtası ile ortaya çıktığını kabul etmek gerekiyor (Roma’da da böyle, Magna Carta İngiltere’sinde de böyle). Dolayısı ile bahse konu etki grupları birden fazla aksa sahip olabilirken modern devletin de yapısı içinde görünür/görünmez olarak yer almakta. 

Peki o zaman ne oldu da dünya üzerindeki demokratik yönetimlerde lider aşınması oluştu ve bu tercih edilir bir hal aldı?  Bunu en basit şekli ile küresel güç kaymasının etkisi ile açıklamak mümkün. Kişisel özgürlüklerin kısıtlı olduğu baskı rejimlerinden biri olan Çin’in büyük bir ekonomik ve askeri güç olarak yükselmesi, otokratik bir rejim olan Rusya ile sıkı iş birliği, yükselen ve çok büyük bir nüfus barındıran uzak doğu ekonomik ve siyasi etki alanında demokratik yönetim ön şartının olmaması, otokrat rejimlerin sürdürülebilirliğine katkı sunmuş durumda. Tüm bunun üstüne demokratik rejimlerde kamuoyunun devleti ve tüm kurumları denetleyecek ve hesap soracak kadar güçlü olması, devlet yapılarının da bağımsız bir şekilde siyaseti ve kendi kurumlarını denetleyen bir kurguya sahip olması, askeri ve siyasi alanlarda birtakım kararların hızla alınıp uygulanmasını engeller duruma düştü. Bu durum başından beri böyle iken Çin’in çok hızlı karar alıp uygulayabilmesi batı tipi demokratik yönetimlerde büyük bir baskı yaratmak dışında geriye düşmeye de neden oldu. 2020-2030 yılları arasında bu durumu karşılayabilmek için belli başlı batılı yönetimlerde demokrasinin dizginlerinin sıkılaştırılmasına yönelik ihtiyaçlar ortaya çıkmaya başladı. Covid 19 döneminde de bunun yapılabilirliği daha doğrusu sınırlarının nereye kadar zorlanabileceği tecrübe edildi. Gelinen noktada demokrasilerin otokrasiye kayması gibi bir risk ile karşı karşıya bulunuyoruz. Bunu kolaylaştıracak unsur da dengesiz, çapı düşük, söylemleri sivri ve reality showa uygun, karmaşa ve şaşkınlıkları arttıracak, söylemleri ve eylemleri tutarsız karakterlerin yönetimlere gelmesi olarak ortaya çıkıyor. Bu şahsiyetlerin yaratacakları karmaşa büyük bir ihtimalle otoriter yönetimlere geçişi kolaylaştıracak bir zemin hazırlamaya yarayacak. Ancak bu tarz “büyük” planların genelde sonu hedeflenenden bambaşka bir noktaya savrulmayla geliyor. Bu tip insanların ülkelerin başında olması kural ve kanunlarda gevşemelere sebep oluyor. Yönetim kademeleri ve devlet organizasyonlarında aşınma, beceriksizlik, kararsızlık ve yılgınlıklar ortaya çıkınca dinamizm kayboluyor, beceriler ve beceri sahipleri değersizleştiğinden her kademede geriye gidiş baş göstermeye başlıyor, insanlar siyasi görüşlerden başlayarak özel hayatlarında dahi bölünme ve kutuplaşmaya sürükleniyorlar. Böyle bir karmaşa içerisinde doğal olarak devlet kurgusundan başlayarak toplumun tüm katmanlarında bir elit gruba ait olma heves ve yarışı baş gösteriyor bu da kanunların gevşediği ortamda yolsuzlukların genel kabul görmesi ve yayılmasına yol açıyor. Bütün bunlar siyasi yapılar ve devlet kademelerinde ortaya çıkıp kanser hücresi gibi toplumun geneline yayılırken o toplumun parçası olan ticari yapılar da bu bozulmadan payını alıyor.

İyi dediğimiz her şeyin içinde disiplin ve özen olduğu için onu devam ettirmek ayrı bir çaba ve dikkat gerektiriyor ama kötü dediğimiz her şeyde bu özen ve çabaya ihtiyaç duyulmuyor. O nedenle bir konunun, kişinin veya yapının kötüleşmesi iyileşmeye nazaran çok daha hızlı olabiliyor. Sonuç itibarı ile küresel güç mücadelesi kaynaklı bir zemin kaymasının ortasındayız ve bu birkaç sene içerisinde sakinleşip yeni yolunu bulacak gibi görünmüyor, 20 yy başlarında bu gibi değişimler savaşlarla çözüldü ancak çağımızda nükleer silahlar sebebi ile bu kapışma daha dolaylı, karmaşık ve çok boyutlu olmak durumunda bu da yeni dengenin bulunması için gereken zamanı çok uzatıyor o oranda da etkisi ve yayılımı artıyor.  Türkiye bağlamında yönetsel anlamda böyle bir kayma, vasatlaşma ve akabinde ortaya çıkan bozulma, çürüme ve toplumsal karmaşayı son 20 senedir artan tempoda tecrübe ediyoruz, 2000’li yılların başından bu yana Türkiye Cumhuriyet tarihinin en kötü dönemini, en kaotik, en başarısız ve kararsız yönetimini tecrübe ederken tüm toplum kademelerinde, kamu ve özel yapılarda yönetim aşınması ve kötüleşme çamuruna saplandığımız bir gerçek. Durum böyle olunca da iş hayatımızda da kötü yöneticilerle çevrili olmamıza şaşırmamak gerekiyor. Ülkemizde faaliyet gösteren yabancı şirketlerde de durumun farklı olacağını düşünmek yanlış olur o yapılarda da yurt dışı operasyonlar benzer bir kötüleşme temposunu yukarıda anlattığım eğilim doğrultusunda yaşıyorlar, Türkiye operasyonlarında da kadrolar yerel olduğu için Türkiye için yukarıda sıraladığım kötüleşme eğilimi yerli yapılardan ayrışma göstermiyor.

Tüm bu genel gidişata ek olarak Türkiye’ye özgü bir durum daha var: Osmanlı’dan bu yana hem devlet kademelerinde hem de özel girişimlerde kişisel ağlar, yani tanıdıklar her kademe için büyük önem taşıya gelmiş durumdayken, bu konuyu eğitim devrimi ile aşmaya çalışsa da genç Cumhuriyet de çözememiş ve özellikle 1938 ‘den sonra bu odağını süreçle birlikte kaybetmiş durumda. İşsizliğin ve enflasyonun 10 yıllardır yaygın olduğu bir ekonomik sistem içerinde popülist ve kayırmacı siyasetin 2000’li yıllar ile yağma kültürü ile birleşmesi ve ideolojik kamplaşmanın siyasi emeller doğrultusunda teşviki, birilerinin tanıdığı-yakını olma çabasının yaygınlığını arttıran bir tutum haline geliyor. Bu da özel-kamu fark etmeksizin tüm yapılarda liyakatten önce taraftarlık gibi çarpık bir seçme kriterini öne çıkarıyor.

Yukarıda özetlemeye çalıştığım düşüncelerim için “biz ne yapabiliriz?” sorusu akla gelecektir. Sonuç itibarı ile yaşantımız boyunca elimizde olan ve olmayan gelişmelerle karşı karşıya kalıyoruz. Elimizde olmayan gelişmeleri değiştirmek bireysel olarak güç sınırlarımızın ötesinde oluyor, dolayısı ile elimizde olmayan gelişmeleri durduramadığımız için endişe etmemize gerek yok. Ama konu elimizde olan, birey olarak etki alanımızda olan gelişmeler konusunda ne yapmamız gerektiği. Böyle bir bakış açısı ile kendi yönettiğimiz yapılar veya birimlerde bu eğilimleri nasıl engeller ve kötüleşmenin/aşınmanın önüne geçeriz sorusuna cevap aramak gerekiyor. Bunu bulabilmek için de önce kurumsal yapılarda “kötü yöneticiler” tercihinin nedenleri anlamak önem kazanıyor. 

Kötü yöneticilerle çevrili olmanın, birçok çalışanın iş memnuniyetini düşürdüğü ve iş yerindeki verimliliği etkilediğini kabul ederek sorunun nedenlerine göz atmakta fayda var. Konu ile ilgili ikinci yazıda ülke yönetimindeki bozulmanın şirketlere yansımasını anlamaya çalışıp nedenlerden çözüm önerilerine yönleneceğiz.

Yorum bırakın