İlk Yüzyıl

Yurttaş inisiyatifi ile ve devletin herhangi bir özel teşviki olmadan 29 Ekim 2023’te görkemli ve eğlenceli bir 100. Yıl kutlaması yapan Türkiye’nin, kanımca 2023 itibarı ile halk katmanlarında en çok göze batan unsuru ayrışma ve ötekileştirmelerden bıktığı, yeni neslin eğitimli kısmının da bu tarz soğuk savaş yöntemlerine artık pek aldırış etmemesi oldu. Öte yandan kurucu değerlerin sistematik bir program dahilinde on yıllardır gözden düşürülmeye çalışılmasına rağmen ülke ve dünya şartlarına uyum ve gelişim için tek ve alternatifsiz yol olduğu ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu fikrinin tüm olumsuzluklara rağmen zihinlerde canlılığını ve dinamizmini koruduğunu da 2023 boyunca görmüş olduk.

Ancak tüm bu olumlu duruma rağmen Türkiye’nin geleceği ile ilgili bir genel değerlendirmeyi geçmiş 100 yılı göz önünde tutarak ortaya koyan bir çalışma göze çarpmadı. Halbuki tam da böyle dönemlerde bu gibi konuların ortaya konulup tartışılması ve kamuoyunun da desteği ile ikinci yüzyıl için toplumun tüm katmanlarına yayılması gerekiyor. “Türkiye yüzyılı” söylemlerini bu anlamda ciddiye aldığımı söyleyemeyeceğim çünkü bu söylem Osmanlı’nın güçlü dönemlerine takılı kalmış, yaşadığımız çağın gerçeklerine uymayan ve hatta daha da kötüsü çarpıtılmış bir tarih önermesi üzerinden gelecek hayali kurmaya çalışan ve gerçekte de sadece 2023 yılı Mayıs ayında yapılan seçime yönelik bir söylemden ibaret. Söylemin içerisinde ülkenin önündeki fırsat ve tehditler ile güçsüz yanları ile kuvvetli alanlarını göz önüne alan gerçekçi bir değerlendirme yok ve yurttaşa herhangi bir yol çizilmemiş durumda. Kaba tabiri ile hamasetten öteye bir içeriği yok. Karşıt şekilde muhalefetin “ikinci yüzyıl” söylemi de aynı şekilde bir program sunmaktan uzak. Dolayısı ile söylemde bile ayrılık varken iki söylemin içeriğinin de boş olmasında birleşme vardır.

O nedenle Cumhuriyetin geçmiş 100 yılını kısa bir değerlendirme ile gözden geçirirken, küresel gelişmeler ışığında gelecek 30 yılı öngörmek ve buna göre politikaların belirlenmesi taraftarıyım. Bunlar belki devlet bürokrasisinde tartışılan ve detaylandırılan konulardır ancak bizler yurttaş olarak bunlarla ilgili bilgi ve yönlendirme almamaktayız maalesef. İş böyle olunca da özel hayatımız ve iş yaşamımızla ilgili kişisel planlarımız da bulanıklaşıyor, belirsizliğin yarattığı tedirginlikle manipülasyona açık insanlar haline geliyoruz. İş böyle olunca da dünyada olup bitenleri kaçırıyor, kendimizi yaklaşan fırtınalı ortama hazırlayamıyoruz.

Hayat geriye doğru anlaşılır ama ileriye doğru yaşanır

Tabiattaki canlılar günü yaşarlar yarın için plan yapmaz ve kaygı duymaz, sadece insan bunun dışındadır. Bu yüzden de başarı ve ilerlemeden bahsederiz. Bizi insan yapan en önemli özelliklerimizden biri bu olsa gerekir. Dolayısı ile yaşadığımız gün yarın nasıl yaşayacağımızı belirler. Aynı şekilde geçmişte yaşadıklarımızdan alacağımız dersler de geleceğimize yön verir, aynı hataları yapmazsak bugünden daha farklı ve avantajlı bir yaşamımız olur.

O nedenle tarihi bilmek, onu iyi analiz etmek, bir ülke ve o ülkenin bireyleri için kritik önemdedir. Nihayetinde bir ülkede olup biten her şeyden o ülkede yaşayan tüm bireyler sorumludur.

Bu bakış açısı ile yaşadığımız toprakla ilişkimizi de hızlıca kısaca gözden geçirmekte fayda var.

Öncelikle şunu idrak etmemiz gerekiyor: Türkler olmadan dünya tarihi eksik kalır. Tarihin her safhasında varolan bir halkız. Cumhuriyet öncesi Türklerin son iki yüzyılı ise Doğu ve Balkan dünyasında dikkate alınması gereken bir dönem.

Osmanlının bir Balkan imparatorluğu olduğunu hatırdan çıkarmadan kültürümüzün derinliğini anlamaya çalışmalıyız, Anadolu yarımadasındaki halkların kültürü ile yoğrulmuş temellerimize Balkan kültürü eklemlenmiştir. Bu nedenlerle Türkler Balkan toplumlarından ayrı düşünülemeyecek bir halktır. Dolayısı ile emperyalist batı düşüncesinin aksine Avrupa’dan kopamayacak bir halkız. Nihayetinde gerek savaşlarla gerekse ticarette Avrupa ile 1000 yılı aşkın ilişkisi de olan bir toplumuz. Bunun ötesinde haritaya bakıldığında küresel jeopolitiğin kırılma hattının coğrafyamızdan geçtiği görülecektir, bu nedenle dünyanın merkezi 21 yy’da bile halen Balkan ve Anadolu coğrafyasıdır desek yanlış olmaz.  

Anadolu yarımadasında binlerce yıldır yaşayan ve iz bırakmış, bölgede Araplar dışında tüm halklarla kaynaşmış ve kültürel birlik içerisine girmiş, teşkilat kurma ve yönetme becerileri gelişkin, birlik olduğu andan itibaren çok hızlı hareket eden, doğru liderlikte inanılmaz işler başarmada maharetli, değişkenliklere çok hızlı uyum gösteren insanlarız. Öncü olmak için mücadele eden, önünde model olmadan, muasır medeniyete ulaşmayı hedeflerken onun temsilcileri ile de boğaz boğaza savaşarak tarihini ve kimliğini koruyan ve asla esir olmayan, pes etmeyen gururlu insanların evlatlarıyız. Nihayetinde de işgalden kurtuluşu kendi başına gerçekleştiren ve başka herhangi bir millet veya ülkenin müdahalesine ihtiyaç duymayan bir toplumuz. Bütün bunlar bizleri dünya halkları içerisinde farklı bir konuma yerleştiriyor bize düşen de bunları aklımızdan çıkarmadan gelecek kuşaklara eksiksiz aktarmak olmalı.

Cumhuriyet’in ilk 15 yılı ve sonrası

Yakın siyasi tarihimiz okullarımızda çok üzerinde durulan bir dönem değildir. Belki de Cumhuriyet’in kuruluşundan sonra yaşanan gelişmelerin halen iç politika malzemesi olması ve ayrışmaların bu politikalar bazında kullanılmasının etkisi olabilir. Öyleyse Türkiye’nin geleceği için yakın tarih olaylarının tarafsız gözle analizi ve gelecek kuşaklara aktarımı gerekir. Bunun için de politikaların ve siyasi partilerin dış etkenlerden bağımsızlaşmasına ve her şeyden önce siyasi örgütlerin kurucu değerler etrafında birleşen ama ekonomik farklılıklar üzerine çözüm getiren yapılar haline gelmesi ve bunun devlet aygıtı ve kamuoyu tarafından kontrol edilmesine ihtiyaç vardır. Yani siyasi partilerin hiçbirinde dinsel ve etnik köken bazında bir siyasi söyleme yer olmamalıdır bunların üstüne herhangi bir siyasi organizasyonun faşizan yöntemler benimseyenleri ya da bu söylemlere sahip olanları da demokratik sistemde yer bulamamalıdır. Cumhuriyet’in kuruluş düşüncesinde bunlar vardır, 1946 öncesindeki çok partili hayat denemelerinde de bu temel prensiplerin gözetildiğini görürüz.

Genç Cumhuriyet sağlık ve eğitim alanlarında çok büyük bir başarı göstermiştir. Öyle ki eğitim harcamaları o dönem savunma harcamalarının üstüne çıkmıştır. İlk 15 yılın bakanlarının yaptıklarına bakıldığında 1-2 sene içerisinde her biri için çok büyük çok hızlı değişikliklerin devreye alındığı görülür, barışçıl ama radikal bir devrimsel süreçtir yaşanan. İş sadece dahi bir liderin varlığına bağlı değildir. Lider, kadro kurmayı ve insan seçip, yönetmeyi çok iyi bilmektedir. Kadro da işlerin aciliyeti ve gerekliliğini kavramış, liderin vizyonuna inanmış insanlardır. İş böyle olunca, davaya inanmışlık duygusu tüm bürokrasiye oradan da tüm ülkeye yayılmıştır.

Cumhuriyetin kuruluş macerası da son derece önemli mesajlar barındırmaktadır. En önemli husus meşruiyete verilen önemdir. Katılımcılık özenle istenmiştir. Muhalefet yapılması sorun edilmemiş hatta muhalefetin hırçınlığı yürütme üzerinde denetim unsuru olarak da kullanılmıştır.

Bu gözle bakıldığında Cumhuriyet’in ilk 15 yılındaki idealist dinamizmi Atatürk’ün ölümünden sonra görmüyoruz. İnönü dahil Atatürk sonrasındaki tüm liderler, yetkiye sahip olunca kurucu felsefenin esprisini kaybetmiş, devrim kazanımlarını da taviz verilebilecek konular olarak görmüşlerdir. Bunun karşılığında da devlet bürokrasisi kuruluş vizyonunu koruyamamış ve yönetenleri denetleyip çizgi içerisine çekememiştir. Bunda en büyük pay ordunun Cumhuriyet döneminde çağın gereklerine uygun gelişiminin belki de bilinçli bir şekilde geri bırakılması, eğitimin de kurucu strateji dışına çıkarılıp ABD güdümüne teslim edilmesi olmuştur. Dünya üzerinde örneği olmayacak şekilde herhangi bir savaş ya da işgal yaşamadan Türkiye tüm ekonomik, eğitim ve askeri kadrolarını başka bir ülkeye açmıştır. Dolayısı ile denilebilir ki Cumhuriyet kadrolarının tüm dinamizmi, 1939 itibarı ile zayıflamaya başlamış, devlet hantal ve dış güdüme açık, halka mesafeli, toplum faydasına karşıt bir yapıya evrilmiştir. Bir başka açıdan da Atatürk sonrasındaki yönetim tarzının -çok partili hayata geçişten sonra bile- denetimden uzak ve belli bir elit grubun hatta liderin iki dudağı arasına sıkışacak şekilde dış yönlendirmelere açık bırakılmış olmasıdır. Buna sebep genç Cumhuriyet’in demokrasi tecrübesinin olmaması gösterilebilir ancak devletin de özellikle NATO’ya girişle birlikte yerelden çok küresel güce bağlandığı ve bunun yarattığı sorunlarla uğraşması gerektiği açıktır.

Atatürk sonrasındaki düşük profilli yönetim ülkenin hızını keserken, küresel etkimiz gelişememiştir. Ancak genel olarak bakınca ülke zarar görse de iç uzlaşmalarla büyük bir savaş ve yıkıma uğramadan 100. Yılına ulaşmayı bilen bir Cumhuriyete sahibiz. Bu şekilde düşününce belki 85 yıl boyunca hatalar yapmış, zig-zaglar çizmiş, kurucu değerleri yeteri kadar takip edememiş olsak da insan birikimimizi ve ekonomik kapasitemizi bir şekilde arttırmayı başarmış durumdayız. Yani aslında durum Türk şirketleri ile de benzerlikler göstermekte. Türk firmalarının birçoğu halen modern yönetim tekniklerini takip etmemekte hatta genel yönetim yanlışlarında ısrar etmektedirler, yani firmalarımızın birçoğunda yönetimler yeterli donanıma sahip değildir ve ağırlıklı olarak yanlış karar ve uygulamalar içerisindedirler, ama ilginç bir şekilde firma içinde işine bağlı insanlar işin devamını ve büyümesini sağlamaktadırlar. Aynı durum Türkiye için de geçerlidir diyebiliriz. Onlarca senedir siyasi partileri yöneten kişileri göz önüne getirdiğimizde hiçbirine işimizi emanet etmeyeceğimiz hatta iş sahibi olsak bu insanları işe bile almayacağımız konusunda hemfikir oluruz. Ama bu insanların ülke yöneteceğine inanıp oy vermekteyiz, bu insanlar da insanı çileden çıkaran türlü yanlışlıkları uygular dururlar. İş böyleyken ülkesini seven, işini görevini iyi yapan bürokratlar ve halk katmanları sayesinde ülke başladığı noktadan daha iyi bir yere gelmiş durumda. Bu bakış açısıyla denilebilir ki belki ilk 15 yılın yönetim felsefesi demokrasi ile güçlendirilerek devam ettirilebilseydi yani devlet etkisi ve gücü artarken devletin toplum tarafından denetimi ve baskı altına alınmasını başarabilseydik bugün G. Kore’den daha zengin ve refaha erişmiş bir ülke haline gelebilirdik ancak kötünün iyisi olarak uçurumlardan aşağıya düşmeden bugünlere gelebilmiş bir toplumuz.

Türkiye’nin en büyük yapısal yanlışlarından biri 1960-1970 arasındadır. ABD boyunduruğundan kurtulmak için gerçekleştirilen 1960 ihtilali ne yazık ki bunu başaramamış ve 1971 yılındaki büyük kırılmaya kadar ülkede iki kutuplu bir mücadelenin ortaya çıkmasına yol açmış, nihayetinde tarafların 12 Mart 1971’deki uzlaşısı sonrasında ekonomik ve askeri avantaja sahip olan küresel güç tüm ağırlığı ile sistemin üstüne çökmüştür. Bu aşamadan sonra kanat ülke kapsamında ABD ulusal çıkarlarına eklemlenen Türkiye’de kontrolün elde tutulması için kurumsal, kültürel ve siyasi aşınma engel tanımadan ilerlemiş ve 12 Eylül’le birlikte kalıcılaşmış, nihayetinde mevcut siyasal parti kurgusu da Türkiye’nin ayaklarına zincir olarak bağlanmıştır.

1965-1970 arasındaki büyüme hızı Adalet Partisi iktidarı ile artmış, yatırımlar hız kazanmıştır ancak İstanbul ve sonrasında Doğu Marmara’nın ekonomik olarak öne çıkması yine bu dönem politikaları doğrultusundadır. Denilebilir ki dönem ile tetiklenen kontrolsüz göç ve plansız şehirler, 2000’li yıllarda varoş ve yağma kültürünün tüm ülkeye kibirle hâkim olmasına yol açan süreci başlatmıştır. Tüm ülkeyi saran bir kanser gibi düşünebileceğimiz kötülüklerin başlangıcı Demirel’in bu dönemdeki iktidarının politikalarıdır. Şehirler iskân izni olmayan ama yerleşime açılan binalarla doludur. Yağma kültürünün ana dayanağı olan hukuksuzluk ve kural dışılık genel kabul gören bir davranış biçimi olarak yıllar boyunca bireylere yerleşmiştir. Ekonomi Istanbul ve çevresinde ağırlık kazanmış, İstanbul yaşanılacak yer olmaktan çıkmış, 1994 yılındaki belediye seçimlerinden sonra da zincirinden boşalmış şekilde büyük şehirlerin tamamı yağma kültürünün etkisine girmiştir. Buna paralel olarak iş kolları ve sanayi dağılımı gözetilmeden yönetilen ülkede coğrafi dengeler bozulmuş, bu da terör ve kara paraya yönelimi arttırmış, nihayetinde ülke sorunlar yumağı üzerine eklenen yeni sorunlarla işin içinden çıkılmaz bir noktaya sürüklenmiştir. 100 yılını tamamlayan ülkede devletin konumu ve görevleri muğlaklaşmış, devlet kutsal bir kavrama dönüştürülürken yurttaşlar devlet için yaşayan, vergi ve pahalılık altında inleyen varlıklar olarak görülmeye başlanmış, devletin tüm imkanları da dar bir elitin hizmetine sunulmuş, liyakat, katılımcılık, fırsat eşitliği gibi kavramlar toplum gündeminden çıkmış, dozu artan otoriterlik altında bireylerin kendini ifade etme imkânı kalmadığı gibi yönetimi değiştirme gücü ve iradesi de tükenmiştir. Elitin kendi menfaatine olan çarpık sistemi devam ettirebilmesi için bir aygıt haline indirgenen devlet, vatandaşın zor olan hayatını daha da zorlaştıran bir araca dönüştürülmüştür. Tüm bu olumsuzluklar yaşanırken ülkenin halen ayakta kalmasını sağlayacak olumlu gelişmeler de yaşanmıştır ancak bunların planlı ve düzenli olmaması, olumsuzlukların etkisinin daha büyük olması ülkenin bir türlü kabuğunu kıramamasına yol açmıştır. Olumlu gelişmeleri özetle geçecek olursak; tıp çalışanlarının kalitesi, mühendisliğin tüm sorunlara rağmen halen iyi seviyede olması, sanayi gücünün rekabetçi ve girişimci ruhunu koruması, spor ve sanatta hırslı ve yaratıcı bireylerin yurtiçi ve yurtdışında halen varlık gösterebilmesi, yüksek enflasyon, kötü politik ve ekonomik yönetime rağmen büyüyen ticari işletmelerimiz ve nihayetinde toplumun önemli bir kesiminde kullanımı yaygınlaşan dijital teknolojiler, yüksek nüfusu ve her türlü yıpratmaya rağmen gücünü koruyan, teknolojisini geliştiren ordusu ile karamsar tabloyu her an tersine çevirebilecek tarihsel birikim ülke üzerindeki umudu canlı tutmaktadır.

Türkiye’nin SWOT’u

Yakın geçmişi gözden geçirdikten sonra geleceğe yönelik planlamama yapabilmemiz için iş hayatında yaygın kullanımı olan Güçlü-Zayıf yönler ve Fırsatlar-Tehditler ile ilgili başlıkları gözden geçirmekte fayda var.

Güçlü Yönler:

Stratejik Konum: Türkiye’nin konumu, onu ticaret ve jeopolitik için stratejik bir merkez haline getirecek imkanlar sunmaktadır.

Ekonomi: Tarım, turizm, imalat ve tekstil gibi güçlü sektörleri bulunan bir iş altyapısı vardır. Sanayi ve tarım her türlü olumsuz şartlara rağmen gelişmeye açıktır. Ülkede girişim ruhu canlıdır. İş hayatı hızlı uyum sağlayan, yaratıcı çözümlere alışkın pratiği güçlü insanlarla doludur.

Zengin Kültürel Miras: Türkiye’nin zengin tarihi ve kültürü büyük bir turizm potansiyeli sunmaktadır bu miras küresel imajını artırmaya yarayacak özelliklere sahiptir. Genel olarak ırkçı ve şoven yaklaşımlar kültüre işlememiştir. Toplum hızlı bir şekilde birleşip organize olmaya yatkın insanlardan kuruludur.

Genç Nüfus: Nispeten genç bir nüfus, ekonomik büyümeyi ve yeniliği sürükleyebilir. Teknolojik imkanlara erişim kolaylaştıkça ve eğitimde fırsat eşitliği sağlandığı noktada toplumda yaratıcılık seviyesi artmaktadır. Genç nüfus soğuk savaşın sebep olduğu iç gerginliklerden uzaklaşmış bir kitledir.

Zayıf Yönler:

Ekonomik İstikrarsızlık: Yüksek enflasyon ve paradaki değer kaybı Türkiye’nin ekonomik performans göstermesine engeldir. Yönetime ekonomi konusunda toplumsal güven kalmamıştır.

Politik Kaygılar: İç politik zorluklar ve otoriterliğe dair endişeler, istikrarı ve uluslararası ilişkileri etkilemekte üstüne iç barışı da engellemektedir. İktidarın uygulamaları yaşamı zorlaştırırken muhalefetin de alternatif oluşturamaması çözümsüzlük ve umutsuzluğu tetiklemektedir. Düzensiz göçmen sorunu mevcut sorunlara eklemlenmiş yeni ve suni bir problem olarak iç kargaşayı arttıracak potansiyele sahiptir. İktidar söylem ve eylemleri ile seküler-muhafazakâr-etnik ayrımcılık şeklinde 3 farklı kırılma noktasında toplumsal gerilimi sürekli arttırmaktadır. Kitleler manipülasyona açık, ayrıştırılmış, karşılaştığı sorunlar nedeni ile de baskı altında yaşarken geleceğinden endişelidir. Artan yolsuzluklar ve kanundışı oluşumlar toplumda güvensizlik ve gerginliği arttırmaktadır.

İthalata Bağımlılık: Enerji ve girdi malzemelerde ithalata olan bağımlılık ekonomik performansı engelleyen en önemli sorunlardan biridir.

Jeopolitik Gerilimler: Bölgesel çatışmalar, NATO ve AB ile çatışan çıkarlar, Rusya – Ukrayna savaşı ve Ortadoğu, Kafkasya’daki gerilim ve çatışmalar ve bunlara küresel aktörlerin dahli ve bu aktörlerin bölge üzerindeki planları ülkenin sıcak çatışmaya oldukça yakın olduğu hissini uyandırmaktadır.

Fırsatlar:

Dünyanın coğrafi merkezi: Büyük üreticiler ile Avrupa arasında bir enerji transit merkezi olarak gelişme imkânı mevcuttur. Çin’in Kuşak ve Yol projesi deniz ve karada önemli fırsatlar sunmaktadır. Çin- ABD arasındaki siyasi gerilim ve ekonomik savaş ülke için yeni fırsatlar ve iş birliği imkanları sunmaktadır. AB’nin sanayisizleşmesi, ABD güdümündeki yönetimlerin ısrarlı yanlış politikaları, yaşlanan nüfusu dışında refaha ulaşan batı toplumunun konfor alanının verdiği kayıtsızlık, doğru politikalar izleyen Türkiye için uzun vadede AB etki alanında güçlü bir aktör olma ihtimalini yaratmaktadır.

Tarımın bilimsel yöntemlerle canlandırıldığı bir durumda, coğrafya ve nüfusa uygun eğitim ve iş planlamasını gözeten 30 yıllık sanayi programı ve akılcı bir ekonomi yönetimi ile desteklendiği durumda ülke bölgesel liderliğe sonrasında da küresel bir oyuncuya dönme potansiyeline sahiptir.

Teknolojik İlerleme: Teknolojiye hızlı uyum sağlayan genç nüfus sayesinde, altyapı ile desteklenen bilişim sektörü birçok yeni iş kolunu açmak dışında AB’nin teknoloji merkezi haline gelebilir.  Yapay zekâ kullanımının yaygınlaşması ve bu alandaki girişimlerin desteklenmesi, yeni teknolojilere yatırım, sağlık sektörü ve dijital teknolojilerin altyapı yatırımları ile desteklenmesi Türkiye’ye yeni ufuklar açacak alanlardır. Bireysel özgürlükler ve katılımcılığı arttıracak demokrasiyi güçlendirecek siyasi yapılanmanın da yaratıcılık seviyesini arttıracağını değerlendirmeliyiz. Bu da savunma sanayide başlayan teknoloji atılımlarını tüm sektörlere yaymayı kolaylaştıracaktır. Teknolojik ilerleme katma değerli ürün ve hizmet üretimine odaklanılması durumunda ekonomik başarı uzun soluklu hale gelecektir.

Turizmde Büyüme: Ülkenin kültürel ve doğal cazibelerini kullanarak turizm sektörünü genişletme imkanları geniştir. Tüm Anadolu’nun tarih ve kültür birikimine ulaşım, altyapı yatırımları ile desteklenirse büyük gelir imkânı oluşur. Türk damak tadının benzer şekilde küresel anlamda bilinmemesi yeni iş kolları yaratacak potansiyellere sahiptir. Başlı başına şarapçılık, zeytincilik gibi Anadolu’ya özgü sektörler ekonomiye büyük katkı sağlayacak açık alanlardır.

AB İlişkileri: Bağımlılıktan uzak duracak şekilde, ulusal çıkarları gözeten ve çatışma konularını öteleyen, üyelik değil karşılıklı faydayı gözeten, kurumsal yapılarda uyum için yasal düzenlemeleri hızla yaşama geçiren ve alternatif fırsatlara engel olmayan bir ilişki içerinde olmak Türkiye için AB bölgesinde ekonomik ve politik fırsatlar yaratmaktadır. AB ülkelerindeki Türk nüfus bu anlamda çok değerlidir.  Türkiye’nin AB’nin ABD’den bağımsızlaşmasında büyük menfaati vardır, bu düşünce etrafında tüm devlet aygıtlarının mesai harcaması beklenmedik imkanları sunabilir. Hiç düşünmediğimiz şekilde Almanya-Rusya-Türkiye iş birliğini ve faydalarını çalışmak da yeni fırsatları ortaya koyabilir. Böyle bir birlikteliğin üzerine eklemlenen uzakdoğu bağlantısı bu ülkeler için yepyeni fırsatları ve bölgesel barışı önümüze koyabilir.

Tehditler

Silahlı Çatışmalar: AB bölgesinin ABD planları doğrultusunda bir savaşa sürüklenmesi, Ukrayna çatışmasının yayılması gibi olasılıklar Türkiye için kâbus senaryolarından biridir. Rusya’nın Ukrayna savaşından zaferle çıkması ve ekonomik ve askerî açıdan güçlenmesi de tarihsel olayların verdiği dersle Türkiye’nin hayrına değildir. Tersi bir durum olarak ABD güdümündeki batılı güçlerin Rusya’yı zayıflatarak, kendi politikalarına uyum sağlayacak bir yönetimin Rusya’da iktidarı devralması da Türkiye’nin hiç istemeyeceği şartları yaratabilir.  

ABD pasifikteki çıkarlarını koruyabilmek için bölgemizdeki askeri varlığını azaltmak istemektedir bunun için de vekiller oluşturmaktadır. Türkiye ile ilgili yukarıda bahsettiğimiz planları doğrultusunda bu görevi üstlenecek ülke ve organizasyonlar peşindedir. Tarihinden ders almamış gibi görünen Yunan hükümetleri bunun için hevesli görünmektedir, zayıflığı gördüğü noktada batıdan ve Akdeniz’den Türkiye’ye karşı ABD ve AB desteği ile güç kullanma isteği vardır. Böyle bir durumda ABD’nin Pasifik çıkarları doğrultusunda D. Akdeniz ve Ege’de Türk donanmasına karşı risk almayacağını değerlendirsek bile bu görevin Fransa’ya devrinin mümkün olduğunu da akılda tutmak gerekir.  Öyle bir girişimde Türkiye’nin güney sınırında ABD’nin PKK/PYD/YPG unsurlarını da Türkiye’ye karşı harekete geçirme ihtimali vardır. Bunun Türkiye’de büyük bir otorite boşluğu anında olması beklenebilir. Bu da deprem ve/veya iç çatışmanın ortaya çıktığı durumda olabilir. Bu hali ile Türkiye’nin en zayıf olduğu anda Rusya’nın da Türkiye aleyhine devreye girme ihtimali vardır. Tüm bunların gerçekleşmemesi durumunda en büyük risk Iran’a yönelik askeri bir harekettir. Ancak şahsen bu durumun Türkiye’ye yönelik tehditten daha az bir ihtimal olduğunu değerlendirmekteyim. Yani Türk devlet otoritesindeki ani bir zayıflama anında, Türkiye’ye saldırı öncelik sırasında Iran’dan önce gündeme gelebilir.

Turizm, tarım, kültür ve iklim değişikliği: Türkiye’nin içine düştüğü yağma kültürü doğal kaynaklarını, doğasını ve yaşam alanlarını da kemirmekte ve tüketmektedir. Yerleştirilmeye çalışılan İdeolojik yaklaşım da kültürel ve tarih birikimine büyük tehdittir. Tüm bu sorunlar ülkenin çok önemli gelir kaynaklarının potansiyelini ortadan kaldırmaktadır. Küresel iklim değişikliğini ve su kaynaklarının azalmasını da hesaba katarak mevcut yağma politikalarının sadece turizmi değil tarım ve tarıma bağlı yan sektörleri de yok olma seviyesine getirdiğini görmekteyiz. Enerjide dışa bağlı olan ülke tarımsal ürünlerde de dışa bağımlı hale gelmiş durumdadır. Tarım, hayvancılık, kültür ve turizm kaynaklı politikasızlık ekonomik bağımsızlığa yönelik büyük tehdit yaratmaktadır.

Ticaret savaşları: Batılı demokrasiler dahil olmak üzere büyüyen otoriterlik eğilimleri, özellikle AB bölgesinde gelişen ırkçı söylemler, ABD-Çin arasındaki ticaret savaşlarının küresel etkilerini arttıracak gelişmelere sebep olacaktır. Ticaret savaşlarının el yükseltmesi ile pazarlarda korumacılık, yerelden tedarik, ticari ilişkilerin politik hedefler doğrultusunda engellenmesi gibi arayışların artacağını beklemek gerekir. Ticaret savaşlarının bölgesel silahlı çatışmalarla desteklenmesi ekonomik durgunluklar ve ticaret kesintilerini de gündemden düşürmeyecektir. Türkiye tüm bu tehditlere karşı ekonomik performansı ve pazar alternatifleri açısından korumasızdır.

İç Bölünme: Adalet sistemindeki yoldan çıkış yurttaşların sisteme güvenini aşındırmış, akabinde kurumlara güven azalmış, birçok olayda devlet vatandaşın itimatını sarsmıştır. Yurttaşını iten kakan bir tür bürokrasi de uzun yıllar boyunca devlet vatandaş ilişkilerini aşındırmıştır. Tüm bunların üzerine iktidarın ayrıştırıcı söylemlerin devam ettirmesi, kurucu değerleri her fırsatta aşağılayan ve Cumhuriyeti hor gören, hikâye ve hurafeleri gerçeklere tercih eden kesimleri cesaretlendirmiş, hukuk sisteminin adaletli bir şekilde işlediğine inanç yok olmaya yüz tutmuştur. Bu ortamda Türk halkını hor gören ancak başka etnik kökenleri Türk toplumundan üstün gören zihniyetler ve uygulamalar, düzensiz göçmenlerin yarattığı tehdit toplumda ciddi bir ayrışma ve birbirine karşı güvenmeme durumunu pekiştirmiştir. Ortak değerlerin yok sayılması ve ahlaki yozlaşmanın teşviki ile yağma kültürünün politik hesaplar doğrultusunda hâkim kültür haline getirilmesi sonucu ülke içindeki sosyal ve politik bölünmeler, ulusal birlik ve ilerlemeyi engellerken ulusal çıkarlar ve toplum sorunlarına yönelik odaklanmayı ortadan kaldırmaktadır. Bireylerin gün geçtikte birlik olma duygusundan uzaklaşması ve laik yaşamı ortadan kaldırma niyetlerinin açıkça ifadesi toplumu çok tehlikeli bir ayrışmanın ortasına itivermiştir. Böyle bir ayrışma neticesinde ortaya çıkma ihtimali bulunan iç çatışma riski ne yazık ki tarafların hiçbirine fayda sağlamayacak ve belki de ülke bağımsızlığını kaybedecek bir sürece girebilecektir.

İş listesi:

İş hayatındaki genel uygulamada SWOT analizleri Güçlü-Zayıf yönler ve Fırsatlar-Tehditler sıralandıktan sonra bir kenara atılır. Ancak işin doğru olarak uygulaması için zayıflıkların güçlü yanlara dönüştürülmesi ve tehditlerden de fırsatlar yaratılması yönünde bir iş listesi çıkarılıp takip edilmesi gerekir.

Bu bakış açısı ile yukarıdaki analiz doğrultusunda Türkiye’nin yapması gerekenleri aşağıda sıralamak mümkün:

Ekonomi: Ordusu ile haklı bir şekilde gurur duyan bir milletiz. 1990’ların başında başlayan ve donanmanın başını çektiği özgün ve yerli silah sistemlerinde tüm olumsuzluklara rağmen Türkiye iyi yolda gitmektedir. Ancak bir ülkenin ordusu ne kadar güçlü olursa olsun ekonomisi kötü durumdaysa, dışa bağımlılığı yüksekse olası bir çatışmada orduyu takviye edecek güç çok limitlidir.

2022 yılı Şubat ayında Rusya-Ukrayna çatışmasının başlaması pandemi sonrası artan tüketim ve üzerine eklemlenen ticari savaşlar nedeni ile fiyatlar AB bölgesinde çift hanelerde yükselmeye başladı. Ancak 2022’yi enflasyonla geçiren AB bölgesi 2023’ün son çeyreğinde fiyat artışlarını frenleyip eski seviyelerine getirdi. Dolayısı ile AB ülkeleri enflasyonun ekonomiye olumsuz etkilerinin fazlasıyla farkında olarak ciddi tedbirler alıp uyguluyorlar bu da stabil ekonomide gelişimi mümkün kılıyor, enflasyon sistemlerine kalıcı hasar vermiyor. Ancak Türkiye’de bu durum tamamı ile tersine çalışıyor. Tüm bunların dışında izlenen politikalarla ve çarpıtılmış verilerin bilinçli kullanımı sebebi ile enflasyon sebebi ile oluşan gelir kaybına orta sınıfı ve esnafın da eklenmesi ve toplumun önemli bir kesiminin yoksulluk sınırında ya da altında yaşamaya başlaması iç tüketimi zayıflatıyor. Dış satımı önceleyen ama iç tüketimi de canlı tutan bir anlayışın yatırımlarla desteklenmesine yönelik uygulamalara ihtiyacımız var. Üstelik bunu gerçekleştirecek ekonomik altyapıya da sahibiz. Dış satımı arttıracak tedbirler içerisinde sanayi programının planlanıp uygulanması, denizcilik, bilişim sektörü gibi yeni sektörlere öncelik verme ve her şeyden öte kural ve kanunlara dayalı, girişimciliği özendiren ve destekleyen kamudaki israfı temelden ortadan kaldıran ve performans ve verim odaklı bir ekonomi yönetimine geçmek durumundayız. O nedenle Çin’in Çin Malı 2025, Almanya’nın Endüstri 4.0 programı gibi bizim şartlarımızı gözeten ve ciddi takibini sağlayan bir kalkınma programına ihtiyacımız var. Böyle bir programı sadece sanayi için değil tüm ticari sektörler için planlamalı ve uygulamalıyız. Tarım, hayvancılık, turizm, sağlık, eğitim, çevre ve bilişim sektörü bu anlamda ele alınması gereken öncelikli alanlardır. 

Kamu, özel sektör ve kişisel tasarruflar büyüme için çok önemli üç başlıktır. Bu nedenle öncelikle kamudaki israfın ortadan kaldırma azmini göstermeliyiz. Buna yönelik kanuni düzenlemelerin bağımsızca uygulanması kritik önemdedir. Tasarruf teşvik politikalarının disiplinli bir şekilde uygulanması ile yatırımların artması ve üretimin nitelik değiştirmesini sağlamak mümkündür. Buna paralel enerji kullanımı ve sarfiyatının azaltılması, yenilebilir kaynakların teşviki çok önemli tasarruf başlıkları olarak öne çıkmaktadır. Türkiye cari açık vermesine sebep olan enerji dışalımı ile ilgili tedbirlerde çok geri kalmış durumdadır. Bu alanda yepyeni teknolojiler ve fırsatlar ülkenin önünde durmaktadır. Buna yönelik şehir planlamalarının, taşıma sektörünün, enerji üretim yöntemlerinin yeniden ele alınması da hem iş hacmini arttıracak hem de enerji kaynaklı tasarrufa yardımcı olacak bir alandır.

Silahlı Çatışmalar: Ekonomi ve depreme yönelik tedbirler birinci öncelik olarak Türkiye’nin önünde duruyor ve ikisi de birbiri ile etkileşim içerisinde olan konular. Bu durumda yaklaşan depremde devlet otoritesini koruyan ve hızla geri dönüşü sağlayacak yeni bir anlayışı devreye almalıyız, bu da mevcut sistemde radikal bir değişikliğe olan ihtiyacı ortaya koyuyor. O hali ile özellikle ekonomi ve deprem ile ilgili olarak tam yetkinin meclise devri gereklidir ve meclis bu alanlardaki çalışmaları denetlemeli ve yürütmeli, aksayan noktalara müdahil olmalıdır. Bunu sağladığımız noktada devlet güçlenecek, ekonomi toparlanacak ve riskler bertaraf edilirken, iç barış sağlanacak, diplomasi arkasında güven hissederek bölgesindeki çatışmalardan uzak kalmanın yollarını bulacaktır. Bu arada ordumuz ateş gücünün iyileştirilmesine ara vermeden devam edecek ve herhangi bir dış gücün fırsat kollamasına imkân vermeyecek donanım ve kuvvete ulaşacaktır. Bölge ve küresel çaptaki silahlı çatışmalardan ve yaratacağı yıkımlardan uzak kalmanın yolunun demokratik sistemden geçtiği açıktır. Meclis’in gücünün ve politikalarda etkisinin artmasının böyle bir etkisi olacağını hesap etmek gerekiyor. Yani özetle işin sonunda kurucu meclis gibi çalışacak bir ulusal meclise acil olarak ihtiyacımız var.

Bütün bunların dışında küresel çatışma risklerini avantaja çevirmek için Türkiye’nin ABD hegemonyasının Akdeniz ve Ortadoğu’da sona erdirilmesinde çıkarı vardır. Bunu sağlamak için Türkiye tüm imkanlarını kullanırken bir taraftan da kendine vekil kuvvetler yaratmak zorundadır. Güneydeki ABD tarafından oluşturulan tehdidin Afgan göçmenlerle karşılanması gibi olanakları da bun kapsamda gözden uzak tutmamalıyız. En nihayetinde Türkiye için en iyi çözüm bizim bölgesel bir çatışmaya karışmamızdan önce ABD’nin pasifikte bir çatışmaya girmesi olacaktır. O vakte kadar Türkiye bölgesinde herhangi bir oldu bittiye bulaşmamalı ve saldırıya uğramamalıdır. Tüm devlet aygıtlarının bu konuya odaklanması hayati önemdedir.

Politik kurgu: İç barış tüm zorlukların üstesinden gelmeye yarayan temel konudur, o nedenle Türkiye’deki üç temel ayrışmanın ortadan kaldırılması gereklidir. Bu ayrışmalar seküler yaşam, muhafazakâr yaşam ve etnik köken kaynaklı sorunlardır. Bu ayrışma noktalarını ortadan kaldırmak için başlangıç noktası ekonomik refahın artmasıdır. Bunun için denenmiş ve başarılı olmuş bir reçetemiz var. Cumhuriyetin ilk 15 yılında uygulanan kurucu felsefe bize bu yolu gösteriyor. Ekonomik sorunların ortadan kalkması için Türkiye’nin çok hızlı bir şekilde tek adam rejiminden uzaklaşması, katılımcı ve tüm toplumun çıkarlarını kollayan, hızlı karar alıp uygulayan ve kamu denetimine açık bir sisteme geçmesi zaruridir. Bu açıdan yukarıda bahsettiğimiz ulusal meclis yapısının devreye girmesine ihtiyaç vardır.

İyileşme siyasi partilerin kurgusu ile başlar. Siyasi parti kanunundaki anti demokratik yaklaşım düzeltilmedikçe siyaseten değişim gerçekçi olamaz, parti yönetimleri dar kadroların elinde sultaya dönüşmemelidir. Başarısız olan gitmeli, yönetimler iki dönemden fazla görevde kalmamalıdır. O hali ile siyasi yapıların kurguları için de yeni bir düzenlemeye ihtiyaç vardır. Bu yeni sistemde partiler arasındaki farklar yalnızca ekonomik sorunlara getirdikleri çözüm yöntemleri olmalıdır. Dış politikada savrulmalara sebep olacak görüş ve düşüncelere yer yoktur, ya da yurt dışı desteğe sahip bir organizasyon (parti veya dernek/vakıf) kabul edilemez. Yine aynı şekilde demokrasiyi, özgürlükleri ve Cumhuriyeti hedef alan hiçbir görüş demokrasinin imkanlarından faydalanamaz. Ülke içerisinde herhangi bir etnik kimliğin diğerine üstünlüğü ya da bir etnik kimliğin suistimal amacı öne çıkarılmasına izin verilmez. Yine herhangi bir dini görüşün toplumun diğer kesimlerine baskı aracı haline dönüşmesi ve suistimali ile politika aracı yapılmasına izin verilmez. Herhangi bir siyasi görüş faşizan eğilimlerle kitleleri tahrik ve sevk ediyorsa söz konusu politik kurgu çerçevesinde devletin gücü bu organizasyonun yaşamasına imkân vermez. Böyle bir politik kurguya sahip olan siyasi sistemin toplumdaki ayrışmaları da ortadan kaldıracağını hesap etmeliyiz.

Vali ve Belediye yönetimlerinde de yeni bir yaklaşıma yönelmek zorundayız. Bu şekli ile şehir yönetimlerinde liyakat ön planda olmalı ama devlet tarafından belli performans kriterlerini sağlayamayan kişilerin bu görevlerde devamı mümkün olmamalıdır. Bu sistemin sağlıklı işlemesini de hak meclisleri denetlemeli bu şekli ile belediye meclislerinin görevlerini halka devretmesi ve buna yönelik yeni bir düzenleme yapılması gereklidir.

Diaspora: Yanlış iç politikalar ve paralel gelişen küresel olaylar sonucu son 4-5 senedir yetişmiş insan gücü açısından Türkiye’den bir kaçış vardır. Ekonomi, hukuk ve yönetimdeki yapısal düzenlemelerle bu göç tersine çevrilebilir ancak bunlar toparlandıktan sonra bile dönmeyecek olan insan kaynağının da yurtdışında Türkiye için çalışan bir diasporaya dönüşmemesi için bir neden yoktur. Politik ve ticari konularda Türkiye’nin dışarıdaki elleri ve kolları haline gelebilecek birikimli bir nüfusun Türkiye için yukarıda sayılan zayıflıklar ve tehditleri ortadan kaldırmada önemli faydası olacağı kesindir.

İnsan Potansiyeli: Kamuda da özel sektörde de başarılı kadrolar yaratmalıyız. Bu kadrolar spor disiplini ile yetişmeli, rekabet ve başarı hırsına sahip olmalıdır. İhtiyacımız olan büyük sıçrama için eğitim sisteminin ilköğretimden yüksek tahsile kadar baştan aşağı yeniden tasarlanması gerekiyor. Lise ve üstü eğitim için sektör ve bölgelere göre meslek ihtiyaçlarını ortaya çıkarıp çalışan nüfus planlamasını yaparken, yeni teknolojilere uygun yeni iş kollarını nasıl oluşturabiliriz bunun çarelerine bakmak durumundayız. Tüm dünya yapay zekâ ve insansız sistemlerden bahsederken, Türkiye kendini bu gelişmelerin dışında bırakmamalıdır. Bunu yaparken de temel gücün insan olduğunu ve insan altyapımızı güçlü tuttuğumuz oranda yeni teknolojilerde başarılı olabileceğimizi aklımızdan çıkarmamalıyız. Bu kapsamda özel yetenekli insanlarımıza yönelik gerçekçi ve uygulanabilir bir sistemi dünya örneklerinden esinlenerek oluşturulmalıyız.  Eğitim sistemimizde sanayi eğitiminin eksikliği vardır, üniversiteler dünyadaki başarılı örnekler gibi sanayi ve iş dünyası ile gerçek anlamda iş birlikleri içerisinde olmalıdır. Eğitim sisteminin iki amacı olmalıdır: birincisi, düzgün ve nitelikli bir işgücü yetiştirmek (çalışan, yönetici ya da iş sahibi) ikincisi de; üstün zekalı çocukların tespit edilip bunların iyi yetiştirilmesi ve gözetilmesi. Gelir grubuna göre çocuk yetiştirmek toplumdaki çatlakları arttırmaktadır, eğitimin kalitesinin paraya bağlanması fırsat eşitliğini ortadan kaldırdığı için toplum kapasitesinde kayıp vardır. Eğitim imkânı Anadolu’nun her karış toprağında aynı kalitede ve ulaşılabilir ve ücretsiz olmalıdır. Toplumda yeteri kadar ayrışma varken eğitim aracılığı ile de bu ayrışmanın artmasına göz yumamayız.

Yorum bırakın