Müttefiklerin savaşı 1960-1971

1 Şubat 1979 yılında anneannemin evinde yemekten sonra hep birlikte akşam haberlerini TRT’nin siyah beyaz ekranından izliyorduk. Haberler genel olarak o dönemde olağan hale gelen ve iç savaşı andıran terör eylemleri ile dolu idi, durum o halde dönmüştü ki o Şubat akşamından aylar önce Ankara’daki evimizin arka bahçesine oynarken bizim apartmanın karşısındaki binanın, camı boyalı dairesinde patlama olduğuna şahit olmuştuk. Ölen var mıydı hatırlamıyorum ama kırılan boyalı camın arkasında tuğla ile örülü bir duvar vardı, içeridekiler kimler idiyse, camlardan içeriye ateş edilmesinden korkuyorlardı, bu şekilde bir saldırıdan korunmuşlardı ama dairede bomba patlamıştı.

Her gün her yerde patlayan silahlar canlar alırken, subay olan babamın sık gerçekleşen nöbet gecelerinde ablam, annem ve ben evde korku ile kalıyorduk. Babam, evde olmadığı gecelerde anneme yatmadan önce kapıyı zincirlemesini ama onun üstüne de kapının arkasına masa ve sandalye yığmasını tembihlerdi çünkü az bir zaman önce alt komşulardan birinin evine kapıdaki zincir kesilerek girilmişti. Şükür bir cinayet işlenmemişti ama kadının neyi var neyi yok alınmış üstüne de bayağı bir hırpalanmıştı, yapanlar ise basitçe “anarşistlerdi”, bulunamadılar. Bu şekli ile birçok gece dış kapının arkasındaki eşya yığıntısına korku dolu gözlerle bakarak uykuya daldığımı hatırlıyorum.

O gecelerden birinde henüz gün ağarmamışken, annemin kapı arkasındaki eşyaların arasına girip gözetleme deliğinden dışarı baktığını fark ettim. Sonrasında hızla salona geçip yan komşunun duvarını yumruklamış, duvardan gelen ses üzerine yan komşumuz ayaklanmış ve birkaç dakika sonrasında apartman boşluğunda sesler duymaya başlamıştık. Babamın yokluğunda komşu acil bir durumda anneme duvara vurmasını salık vermişti, ne yazık ki evlerde o dönem telefon yoktu ve annem de bu kararlaştırılan davranışı yapmıştı. Sonradan anladık ki kapının önünde duran çöp sepetimizi birileri karıştırmış, annem sese uyanıp gözetleme deliğinden bakınca da kapının önündeki kişiyi görmüş ve yan komşuyu ortak duvara vurarak uyandırmış, komşu da gürültü ile kapıyı açınca çöpü karıştıran kişi korkup kaçmıştı.  O hali ile tüm apartman bizim çöpün başına toplandık. Bütün endişe çöpe patlayıcı konulması üzerine idi, neden sonra yan komşu bir tekme ile çöp kutusunu merdivenlerden aşağı yuvarlayıverdi. Bomba imha operasyonu başarı ile sonuçlanmıştı, çöp kutusunda patlayıcı yoktu, hatta çöp dışında hiçbir şey yoktu. “Belki de silah saklayacaktı” gibisinden yorumlarla herkes evine döndü, kapılarını kapattı. Biz de o korku ile sabah olmasını bekledik ve hayatımıza devam ettik.

1980’e doğru hızla akıp giden o günlerde sıradan bir Türk ailesinin her an, herhangi bir gün başına gelebilecek olaylar bu şekilde kanıksanmıştı ve o 1 Şubat 1979 akşamına kadar bu tip olaylardan ürkmek 6 yaşındaki bir çocuk için hayat standardı olmuştu artık. Haberler başladığında babamın oturduğu koltuğun tepesindeydim. Haber spikeri, gazeteci-yazar Abdi İpekçi’nin arabasında suikasta uğradığını anlatıyordu, çapraz ateşe alınan arabanın camları parçalanmıştı. Siyah beyaz görüntülerden araba içerisinde kan lekeleri zar zor fark ediliyordu. Tüm aile donup kalmıştık, benim izlememi istememiş olacak ki, babam televizyonu kapattı ama o dönem yaşanan türlü olay içerisinde en çok o an korktuğumu söyleyebilirim. O günü hatırladıkça da içim ezilir, büyük sıkıntı ve üzüntü duyarım.

Bu ve bunun gibi travmatik olaylar benim kuşağım için 1980 sonrasında politik mücadelelere karşı mesafeli durmaya yol açtı denilebilir. Ancak 1970-1980 arası ile ilgili olarak ortalama Türk vatandaşının zihninde olayların genelde dış güçler tarafından organize edildiği ve işin sonunun bir darbe ile bağlanması için şiddetin arttırıldığı yönündedir. Bu dış güç yaygın inanışa göre ABD ve batı, görece küçük bir kesime göre de Sovyet Rusya ile iş birliği içerisindeki yerel terör örgütleridir.  Benim zihnime kodlanan şekli ile de sağ ve sol olarak ayrışan kamplarda çatışmayı tek bir el yönetmiş ve tırmandırmış sonra da düdüğü öttürmüştür, bunu yapabilecek imkanlar da ABD’dedir, amaç da Türkiye’yi serbest piyasa ekonomisine açmaktır. Buna en önemli kanıt çatışmaların darbenin hemen ertesinde sona ermesi, 24 Ocak 1980 kararlarının darbe sayesinde sorunsuz uygulanması ve basında bu yönde çıkan türlü yazılar, analizlerdir.

Ancak tarihi olaylar aslında üstünkörü aktarıldığı ya da empoze edildiği şekilde gerçekleşmeyen örneklerle doludur ki bu açıdan tarih okuması ve araştırması konunun nereden ve neden başladığını öğrenmeye, sebep ve sonuçlarını sorgulamaya ve sonrasında da gelecek için bu araştırmalardan çıkarımlar yapmaya yarar. Yakın tarih okumalarımdan çıkarımlarım sayesinde bu dönemle ilgili bendeki kodlamanın olayların seyri ve yazılan anılarla tam olarak örtüşmediğini fark etmem mümkün oldu. Türkiye soğuk savaş dönemi boyunca ciddi bir Amerikan etkisi altındaydı ve evet belki 1960 anayasasının getirdiği özgürlükler toplumda etkisini göstermişti, ama ülke üzerindeki emperyalist gücün etkisini ortadan kaldıracak kadar güçlü ve yaygın bir demokratik uyanış bir anayasa ile birkaç yılda oluşabilir miydi de ABD kaybettiği ipleri hemen ele almak için önce iç karışıklık sonra darbe organizasyonu yapsındı. Bunun dışında 1960, 1962, 1963 ve 1971’e uzanan darbe ve girişimlerinde ana söylem: “sorunların devam ettiği ve bunların bir türlü çözüme kavuşturulmadığı o yüzden de askeri müdahale arayışlarının olduğu” şeklinde. Ancak devam eden sorunlardan dile getirilenlerin hiçbiri darbeye yol açacak konular değil. Daha büyük bir dert var ve bu girişimlerin amacı o derdi kökten çözmek. Bu durumda dile getirilmeyen sorun veya sorunlar nedir, anlamak gerekiyor.  Bu gibi sorularla konu benim zihnimde tam olarak netleşmemiş hale geliyordu. İşin içinde başka bir şeyler olmalıydı ve aslında biraz yukarıdan bakınca da her şey yine açık kaynaklarda mevcuttu.

Özellikle siyasi tarihte kısıtlı dönem içerisine takılı kalmak olayların önü ve arkasını anlamakta zorluk yaratabiliyor o nedenle dönemin sınırlarını biraz esnetip başlangıç noktasını aramak gerekiyor. Ben de bu yazdıklarımla bunu yapmayı amaçlıyorum. Tamamı ile açık kaynaklardan edindiğim bilgileri toparlayarak kendimce bir akış ve neden-sonuç ilişkisi yaratmaya çalıştım. Tüm bu çabalarım yakın tarihimizdeki “gizemli gerçekleri” ortaya çıkarmak amacını taşımıyor ama çok önemli bir çıktıyı ortaya koymayı hedefliyor. Dolayısı ile okuyacaklarınız, benim okumalarımın yorumudur, sadece yorum, ama konunun en önemli kısmı bugüne ve geleceğe ne çıkarım yapabiliriz tarafı olacaktır.

Dolayısı ile aktarımlarımın sonunda güncel hayatımız ve Türkiye’nin geleceği ile ilgili önermelerim olacak. Yakın tarihte yaptığımız yanlışlıkları düzeltebilecek bir küresel siyasi ve ekonomik dönüşüm içerisinde olmamız Türkiye’nin ayakta kalmasını hatta güçlü bir merkez olmasını sağlayacak fırsatlar yaratıyor, işin kritik tarafı bu yanlışlıkları doğru teşhis edip düzeltemezsek ne yazık ki ülkemizi iyi bir gelecek beklemiyor. Dolayısı ile önermelerim yerini bulursa ya da buna yönelik ufak bir etkileşim yaratırsa bu satırlar anlam kazanmış olacak.

Cumhuriyet tarihinin en önemli kırılma anı 1960-1971 arasıdır.

Genel düşünüşünün aksine Cumhuriyetimizin kırılma anı 12 Eylül darbesi değildir. 12 Eylül, 1971’in 12 Mart’ında yaşanan büyük kırılmanın yarattığı türbülansın durulma ve bir yere evrilmesi anıdır ve sanılanın aksine ülkedeki iki önemli güç odağının ikinci defa uzlaşması ve yeni bir yola yönlenmesidir, ama bu iki güç odağının mücadelesinin bitişi de değildir.

Ülkedeki iki önemli güç odağı nedir sorusuna cevap vermeden önce Türkiye’nin 230 yıllık demokrasi ve modernleşme mücadelesindeki saflaşmaları anlamak ve iki güç odağını besleyen damarları netleştirmek gereklidir.

Birinci güç odağını besleyen damarlar din sömürüsüne dayalı çıkar sahipleri, etnik ayrımcılığa dayalı çıkar odakları ve ticari ayrıcalıklara sahip, hegemon küresel güçle iş birliğini ana çıkar olarak kollayan eşraf ve ticaret erbabı ve son olarak kültürel asimilasyona uğramış, toplumuna yabancılaşmış etki odakları olarak toplarlanabilir. Ülkedeki ayrışmaları kolaylaştırdığı için doğal olarak yurtiçinde bu damarlardan beslenen, dönemin küresel hegemonu ve emperyalist gücüdür. Bu 19 yy ve 20 yy başında İngiltere iken 20 yy ve 21 yy başında ABD’dir. NATO’ya girişle birlikte devlet içinde bu güç odağının ağırlığı ve derinliği artmıştır.

İkinci güç odağını besleyen damar da Cumhuriyeti kuran kadroyu oluşturan iyi eğitimli bürokrat ve aydın kesimdir. Selim III ile başlayan modernleşme saray çevresinde hareketlenirken Mahmut II’yle birlikte bugün Osmanlı dediğimizde karşımıza çıkan modern devlet yapısına evrilen, temeli iyi eğitime dayanan ana unsurların yönetimde söz sahibi olması ile dinamizm yakalayan, bir taraftan yeniden yapılanma ile modern devlet kurgusuna yönelirken, öte yandan yok edilişe karşı başkaldıran bir damardır bahse konu olan. Bu damar devlette köklü ve sağlam bir derinliğe sahiptir. Kendi içerisinde İttihat ve Terakki ile ilk defa toplum içinde yaygın örgütlü bir yapıya kavuşur, ancak bu yapının kusurları bu kanaldaki tarihsel hataların tekrarına sebep olur ve bir süre içerisinde aklı ön plana alan ile aksiyonu ön plana alan ayrışmalarla farklı damarlar ortaya çıkar. Bu damarlardaki ayrışmalar tarihsel süreçte ikinci güç odağını beslese de zaman zaman karşı karşıya da gelirler ve kendi içlerinde de ayrışmalar yaşarlar.

Özet olarak Türkiye yakın tarihinde mücadele içerisinde olan iki güç odağını şu şekilde isimlendirebiliriz: Birincisi; küresel hegemon güç, ikincisi; ulusal-yerel güç. Birinci güç odağı, imkânlarının bolluğu sayesinde sürekli atak yapan, kullandığı aparatlardaki kayıpları kendi varlığına tehdit oluşturmayan ve yerleşim üstünlüğü olan taraftır, ikinci güç de genel olarak savunmadadır, çatışmada güç kaybeder ve toparlanması zaman alır, odak ve kaynak sorunları vardır, ciddi yenilgide topyekûn yok olma tehdidi altındadır. Atak fırsatlarında ise kendi eli ile yarattığı yapısal problemleri ya da tercihleri nedeni ile başarı elde edememiştir ya da başarısı sürüdürülebilir olmamıştır.

Sorunun başlangıcı

230 yıllık mücadele içerisindeki iki güç odağını ve taraflarını tanımladıktan sonra bu mücadelenin Cumhuriyet’e kadar olan seyri, yarattığı etki ve sonuçları ayrı bir çalışma ile değerlendirmek gerekir. Ama Cumhuriyet’in kuruluşu ile birlikte bu mücadelede ulusal-yerel güç odağı, kesin bir zafer ve üstünlük kazanır. Bu üstünlük kurucu liderin yaşamının son bulmasına kadar devam eder.

Atatürk’ün 15 yıllık Cumhurbaşkanlığı dönemi ile ilgili okuduklarımda her seferinde iki konu aklıma takılı kalır; bunlardan biri siyasi vasiyet, ikincisi de Atatürk sonrasında yönetim için kimi işaret ettiğidir.

Bu iki konu neden açıkta ve net cevabı yok?  Sonuçta tüm hayatını kurmay zekâsı ile kurgulayarak yaşayan dahi bir lider söz konusu, doğal olarak siyasi hedeflerini de bu şekilde belirlemiş ve başarıya ulaşmış. Bu hali ile kurduğu yapının kendi varlığına bağlı kalmasını istemediği hem konuşmalarından hem uygulamalarından anlaşılıyor. En nihayetinde basit bir şirketin kurucusu bile kendinden sonra kurduğu şirketin nasıl devam edeceğini ve onu kimin/kimlerin yöneteceği ile ilgili bir kaygı duyar ve buna yönelik planlar yaparken, Atatürk’ün Cumhuriyet için böyle bir düşüncesinin olmaması pek akla yatkın değil. Bu hali ile bu iki konunun kamuoyunun dikkatinden kaçırıldığı olasılığı akla geliyor, bunun da sebepleri olabilir. Henüz hiçbir kaynakta da bu iki konu ile ilgili net ve kanıtlı bir bilgiye ulaşmış değilim. Siyasi vasiyet ile ilgili spekülatif birtakım kaynaklar mevcut ancak doğal olarak kanıtlarla desteklenmemiş olduğundan varsayımlar üzerinden gidilmekte. Ama akıl yürütmek ile bu konuda kişisel bir kanı oluşabilse de bu kanı da kesin kanıtlara dayanmadığı için varsayımlar ötesine gitmeyecektir.

Ama yazı konusu ve varmak istediğim netice açısından bu iki konu ile ilgili kişisel değerlendirmemi aktarmam doğru olur. İlk olarak kendinden sonra Atatürk’in kimi işaret ettiğini bulmak lazım. Sanıldığının aksine bu kişi İsmet İnönü değildir, ama Şükrü Kaya, Celal Bayar ya da Fevzi Çakmak da değildir. Kurtuluş savaşı boyunca ve sonrasında devrimlerin uygulanması esnasında İsmet İnönü’nün Gazi’nin etrafındaki belirleyici kadroda sürekli olarak yer bulması, başbakan olarak uzun süre hükümeti yönetmesi doğal olarak ikinci adamın İnönü olduğu ve görevin ona devredildiği ve Gazi’nin vefatı sonrasında da bu doğalın gerçekleştiği akla yatkın görünüyor. Ama tarihsel olaylar bunun çok da böyle olmadığının işaretlerini veriyor.

Herkesin bildiği gibi İsmet İnönü çok iyi bir ikinci adamdır, görev sorumluluk bilinci yüksektir. O dönemin yetişmiş üstün kurmaylarından biri olarak olaylar içerisinde çok önemli görevleri ve dolayısı ile etkisi vardır. Az bilinen özelliği olarak Enver Paşa ile de çok yakındır, hatta Atatürk ile ilk tanıştıklarında, Atatürk’ün onu Enverci olarak düşünmesi nedeni ile arada bir mesafe vardır. Kazım Karabekir’le de çok yakındır. Başından beri İttihat ve Terakki içerisinde aktif görevi vardır, hatta 1908 devrimi öncesinde Cemiyet’in 2. Ordu’daki gizli örgütlenmesini üstlenmiştir. Bu hali ile o dönemki ulusal yerel güç odağının tüm eksenleri ile teması vardır ve yine az bilenen şekli ile örtülü operasyon kurgulama ve uygulamada önemli birikime sahiptir. Ancak Türk Devriminin ana fikri konusunda kurucu liderden tamamen ayrı düşüncelere sahiptir. Bu noktada Gazi’nin vizyonunu doğru anlayan ve bunu uygulayabilecek biri değildir. İnönü’nün Gazi’den ayrılan düşüncelerinden en önemlisi mücadelenin dayanağı olan halk gücüne ve birikimine olan inanç eksikliğidir. O dönemki yaygın aydın düşünüşüne göre Türk halkı kendi başına bağımsızlığını kazanıp bunu sürdürebilecek ve medeni bir ülke olabilecek yetkinlikte değildir, bunu kendi kendine kazanması da en azından birkaç on yıl içerisinde mümkün görünmemektedir. Bu düşünüş dönem şartları göz önüne alındığında normal görünebilir ve üstüne sömürgeciliğin bu yöndeki yaygın söylemi de okumuş kesim üzerinde çok etkili olmaktadır.

Bu söylem, doğu halklarının geri kalmışlığını onların yetersizliklerine bağlamak ve büyük devletlerin yardımı olmadan medenileşemeyecekleri üzerinedir. Dolayısı ile kurtuluşu ancak büyük devletlerin yardımı, yani manda ile aramak en garanti yoldur. İnönü’nün Cumhuriyet döneminde doğru veya yanlış netice vermiş tüm siyasi karar ve uygulamalarında bu tarz bir garanticiliği görmek mümkündür. Sorunun başlangıç noktalarından birisi de burasıdır. Bu bakış açısıyla birlikte Türkiye’yi medenileştirecek büyük devlet yıllardır boğuştuğumuz Ingiltere, Fransa, Almanya olamaz, çünkü onların niyetlerini ve uygulamalarını görmüşsüzdür, bu devletler bize mesafe olarak da çok yakındırlar. Ama uzak bir kıtada olan ve o an itibarı ile emperyalist niyetlerini pek belli etmeyen/ ya da Türkler tarafından çok anlaşılmayan ABD, bu açıdan Türkiye için uygun bir çözüm olabilir. Bu düşünce yaygındır, ciddi olarak tartışılmıştır, ama nihayetinde kurucu irade bu fikre karşı çıkmış ve kadroyu buna ikna etmiştir. Dolayısı ile Gazi ile düşünüş açısıdan İnönü’nün en başından beri bu yönde bir ayrışması vardır. İnönü bakış açısına göre Cumhuriyet, Türk halkının gücüne dayanarak kurulsa da mevcudiyetini korumak için mutlaka böyle bir güce yaslanmak zorundadır. Bu fikri altyapıya dayanarak ve şartların İnönü tarzı garanticilikle yorumlanması nedeni ile 2. Dünya savaşı ertesinde tüm kapıların anahtarları ABD’ye teslim edilecektir.

Dış politikadan bürokrasi yönetimine, hükümet uygulamalarından ekonomik görüşlere kadar birçok noktada Gazi ile İnönü ayrışması vardır, bunlar iki tarafın karşılıklı idaresi ile bir noktaya kadar yönetilir. 1929 dünya krizine kadar bu ayrışmayı Atatürk’ün çok sorun etmediğini düşünebiliriz, başta o vardır ve altyapıya yönelik önemli değişikliklerin hazırlanması ve uygulanması ile meşguldur, yurt gezileri ile devrimlerin yayılıp yayılmadığını ve yaşanan sorunları kontrol etmektedir. Yönetsel detaylar vizyonere uygun değildir, yönetim problemlerinden en önemlisi olarak mikro yönetim Atatürk stili değildir dolayısı ile genel çerçeve içerisinde kalmak kaydı ile disiplinli bir yönetimin devrimlerin yerleşmesine yardımcı olacağına inanır, hatta bu o dönemde uygulayabileceği en iyi yöntemdir. Ancak dünyanın yaşadığı buhranın Türkiye’ye etkisiyle birlikte dengeli ve kurgusu devrime uygun olan çok partili hayata geçiş zamanı gelmiştir. Aslında en başından beri Gazi’nin kafasındaki idare şekli budur, bunun benzerini Talat Paşa da İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin yönetimini değerlendirmesinde dile getirir. Yönetimi sorgulayan vatansever bir muhalefetin eksikliği iki dönem için de sorun olmuştur.

Gazi zaman ve şartların uygun olması ile buna geçiş yapılmasını arzu eder. 1929 itibarı ile çok partili düzene geçişle birlikte toplumdaki sıkışma giderilebilecek, yaratılan yarış ortamında yönetimde sürdürülebilirlik sağlanacaktır. Serbest Cumhuriyet Fırkası denemesi bu şartlarla organize edilmiştir. Çok partili hayatın tek şartı vardır: devrim prensiplerine uygun bir kurgu ortaya konulmalı ve işletilmelidir. Ancak görünen o ki toplumdaki sıkışma devrim karşıtı harekete çok hızlı dönüşebilecek bir potansiyele ulaşmıştır ve bunun en önemli sorumlusu dar kadro bakış açısıyla yönetilen hükümettir. Bu bizim okuduklarımızdan aktarılan kısım, ya da bir başka ihtimalle yönetimde etkili birileri durumun henüz çok partili hayata uygun olmadığı savının öne çıkmasını sağlar.

Serbest Cumhuriyet Fırkası ve yolların ayrılması

Gazi partiyi çocukluk ve mücadele arkadaşı Fethi Okyar’a kurdurur. Fethi Okyar’ın siyasi geçmişi ve Atatürk’le birlikteliği çok önemlidir. Okyar’ın İttihat ve Terakki içerisinde önemli bir ağırlığı vardır ve başından beri Atatürk’le paralel düşüncelere sahiptirler ve İTC yönetimi boyunca aksiyonları birlikte planlar ve uygularlar. Atatürk, CHP’nin karşısında olacak olan partinin başına geçecek kişinin İsmet Paşa’ya muhalif ama kendisine/devrimlere muhalif olmayan biri olmasını ister, bu şekli ile Okyar çok doğru bir tercihtir. Üstüne yeni partiye milletvekillerini bizzat kendisi seçer. Bu hali ile çok partili hayatın Tükiye Cumhuriyeti’nin temel fikrilerine karşı olmayan bir kurguda işlemesini hedefler. Nitekim Atatürk’ün kız kardeşi Makbule Hanım ve bacanağı Süreyya (İlmen) Paşa da parti kurucuları arasında yer alır. Gazi’nin bu kararında yurt gezilerinde tespit ettiği, halk içerisinde hükümet ve bürokratlara karşı oluşan tepki ve ekonomik sıkıntılar etkindir.  Bu şekli ile de yönetim tarzını beğenmediği İsmet İnönü’nün devlet içerisinde güçlenmesini yavaşlatıp, alternatifi olabileceğini gösterirken, kendinden sonraki kurguyu tek adama bağlamamak düşüncesi olduğunu da kabul etmekte sakınca yok.

Partinin programı Atatürk’ün kontrol ve onayından geçtikten sonra son hâlini alır. Program 11 maddelik sade bir metindir ve daha çok iktisadi liberalizmi öngörür. Programın maddelerine bakıldığında kendinden bekleneni verir; CHP’ye genel anlamda bir karşı çıkış ve hafif bir eleştiri vardır, ama daha fazlası değil. Bu hali ile sınırlı sayıdaki burjuvazi üyelerini, büyük toprak sahiplerini ve eşrafı parti çevresine toplar.

Programın somut çözüm önerileri getirmemesine rağmen hükümete duyulan hoşnutsuzluk yeni parti için bir anda arkasında geniş bir kitlenin toplanmasına sebep olur. Kadınlardan yeni partiye açık bir destek görülür. Bütün Türkiye hareket halindedir, nisbi de olsa bir özgürlük havası eser, herkes daha rahat konuşmaya başlar, kısacası bir umut havası oluşur. Öyle ki, Serbest Cumhuriyet Fırkası’nın kuruluşunu takip eden ilk 13 gün içinde partiye 130 bin kişi kaydolur. Bu hali ile kurulur kurulmaz girdiği ilk yerel seçimlerde, neredeyse katıldığı tüm bölgelerde seçimi kazanır.   

Kısa dönemde böyle bir hareketlenme CHP’de ciddi endişelerin doğmasına sebep olur. CHP kadroları iktidarı devretmeye hazır değildir, İnönü de gücün elinden kaçabileceğini görür. İlk şaşkınlığı üzerinden atan iktidar, sistemli manevralarla karşı saldırıya geçmenin hazırlıklarına başlar. Yeni partinin kontrolsüz bir muhalefete doğru evrileceği endişesi hem kamuoyuna, hem üst yönetime yayılmalıdır.

Fethi Okyar’ın İzmir gezisi sonun başlangıcı için vesile olur. Gezide Okyar’ın abartılı ve kurgu olduğu belli olan büyük gösterilerle karşılanması sonucunda olaylar çıkar, CHP binalarına saldırılar olur, iktidar lehine basım yapan bir gazetenin matbaası saldırıya uğrar, Atatürk’ün fotoğrafları yırtılır.  Bize aktarılan hali ile bu işleri yapanlar gericiler ve devrim karşıtlarıdır.  Serbest Fırka’nın iyi niyetli yöneticilerine rağmen yeni kurulan düzene karşıt unsurlar halen diridir ve yeni partiyi kendi emelleri için uygun görürler. Devrim karşıtlarının muhalif bir partiye yönelmeleri akla yatkındır, ancak bahse konu yapı kontrol altındadır ve o şartlarda, o kadar kısa zamanda böyle bir dönüşüme girmesi pek mümkün görülmemektedir. Burada daha çok bir manipülasyonun olduğunu düşünmekte sakınca görmüyorum.  Mesaj nettir: “bu parti devam edecekse ortalık karışacaktır, bu da devrimleri tehlikeye atar, biz iktidarı devretmeye hazır değiliz ve bunu istemiyoruz.” İşin tercümesi budur.  Bu hali ile Atatürk’ün bu projeden geri adım attığını düşünmek mümkün, İnönü’nün gücü bu şekilde test edilmiş de olur. Sonuçta 12 Ağustos’ta kurulan parti, 17 Kasım 1930’da kurucuları tarafından fesih edilir.

Serbest Fırka’nın yarattığı etkiyi iki kurmay da değerlendirmiş olmalı, bu olaydan sonra ayrışmanın hızlandığı ve 1937’deki kopmaya doğru gidişin başladığını kabul edebiliriz. Parti kapandıktan sonra Atatürk’ün emriyle Serbest Fırka’nın eleştirileri doğrultusunda ülke sorunlarını araştırması ve bir rapor hazırlaması için bir komisyon kurulur. Sorunları ve ülkenin durumunu yerinde görmek isteyen Atatürk bir yurt gezisine çıkar. Komisyon üyeleri de bu geziye katılırlar ve hazırladıkları raporu Atatürk’e sunarlar.  Kayseri’den başlayan ve Trabzon’a kadar uzanan yurt gezisi esnasında Sivas, Tokat, Amasya ve Samsun’a da uğrar. Halkın sorunlarını dinler. 1 Aralık’ta gittiği İstanbul’dan 19-25 Aralık 1930 tarihleri arasında Trakya gezisine çıkar. Sonrasında Edirne’ye geçen Atatürk, 23 Aralık’ta İzmir’de yaşanan Menemen Olayı’nı haber alınca gezisini yarıda kesip, İstanbul’a döner.

Bu denemeden sonraki süreçte ikili arasındaki ipler yavaş yavaş gerilir. 1935 yılında yaşanan Trakya olayları ile gerginlik üst seviyeye çıkar, Atatürk’ün baskıcı yönetimin yerleşmesi ve kalıcılaşması konusundaki huzursuzluğu artar, hayal ettiği yönetimin bu olmadığını çevresine açıkça ifade etmektedir. Parti programında Recep Peker’in önerdiği faşizan değişikliklerin de İnönü tarafından kabul edilmesine yönelik Gazi’nin tepkisi yönetim anlayışı açısından farklılıkları iyice açığa çıkarır.

Sahada ilk elden tespit için yapılan yurt gezileri devam eder. Sorunlar ve uygulamalar yerinde görülür. Gazi muhtemelen kendinden sonra yönetimin nasıl olması, kim veya kimlerde olması gerektiği ile ilgili kurguyu da o dönemde yoğun olarak düşünmüş ve tartışmıştır. Bu şekli ile devrimin anlamı, yönetimi ve geleceği ile ilgili İsmet İnönü‘de oturmayan konular sebebi ile Atatürk’ün kurguladığı planının İsmet İnönü merkezli olmadığı kanısına varmak doğru olur.

O zaman nasıl bir kurgu hayal edildi? Cumhuriyet’in ilk 15 yılı içerisindeki Türk devriminin gerçekleştirdikleri ve kurucunun kadrosuyla birlikte ortaya koyduğu uygulamalar ve hedefler aslında bu soruya cevabı veriyor. Bu açıdan sistemdeki gücün kurucu liderden sonra bir kişi elinde toplanmaması ve gücün iyi yetişmiş devlet bürokrasisi içerisinde dağıtılması, dolayısı ile uzun dönemli yıpratıcı tek adamlık bir yönetim yerine ikili ve veya üçlü alternatifleri olan, toplumda ekonomik veya siyasi sıkışmalarda değişim imkânı veren ve başarısızın görevi bırakıp yenilikçi ve yaratıcı kadroların yönetimi ele alacağı bir yapı arzulandığını söyleyebiliriz. Bu yapının da hiçbir şeklide küresel hegemon güç odağının kontrolü altına girmemesi ve hegemonun yurtiçindeki olası işbirlikçilerinin hiçbir zaman güç sahibi olamayacağı bir sistemin arzulandığını düşünmek yanlış olmaz, bu hali ile devlet kadrolarına çok ciddi görev düşecektir. Bunun için de bir kontrol mekanizmasının ya da güç ve yetki dağılımının devrede olması gerekir.  

Kadro hareketinin ortaya çıkışı ve bir dergi ile yayın hayatına girişini de bu açıdan değerlendirmek doğru olur. Kadro hareketini bizzat Atatürk teşvik eder. Kadrocular Kemalizmi bir sistem haline getirmeye çalışır, kamuoyunu doğru yönlendirecek ve devlet kurumlarında etkin olacak, siyasetten bağımsız, devrimin vizyonunu anlamış elit kadroların yetişip devamını sağlamaktır amaç. Derginin ilk sayısındaki Kadro başlıklı başyazıda şöyle yazılır:

Türkiye bir inkılap içindedir. Bu inkılap durmadı. İnkılabımız derinleşme ve genişleme istikametindedir. Bu inkılap kendisine prensip ve onu yaşatacaklara şuur olabilecek bütün nazari ve fikri unsurlara maliktir. Ancak bu nazari ve fikri unsurlar inkılaba ideoloji olabilecek bir fikriyat sistemi içinde terkip ve tedvin edilmiş değildir. Kadro bunun için çıkıyor.”

Birçok başka önemli konu gibi bu kurguyu işletip hataları giderecek bir sürece ihtiyaç vardı ancak maalesef toplamda 15 yıl bunu sağlamak için yeterli bir süre değildi, kaldı ki dünya siyasetinde o dönem baskıcı rejimlerin popülarite kazanması ve bir dünya savaşına doğru gidişin görünür olması bu yöndeki girişimlerin elini zora sokmuş durumdaydı.

Gerek dünya tarihinde gerekse Türk tarihinde tek adam odaklı devlet kurgularında bırakın yakın çalışma arkadaşlarını, yönetim babadan oğula geçse bile oğul, babanın hükümranlığındaki performansın aynısını gösteremez. Baba ile oğulun yetişme koşulları farklıdır bu hali ile vizyon, bakış açıları ve hayalleri/korkuları farklıdır.  Baba büyük bir liderse genelde bunu sonraki gelen aynı çizgide tutturamaz, oğul başarılı bir yönetim sergilese de kendinden öncekinin tuttuğu yol değildir o. Kendi yoludur. O yol da o yapı için doğruları sağlarsa yapı büyür ve gelişir, değilse dağılır ve çöker. Ama sürekliliği yoktur, ta ki yapı tek kişinin kararlarına bağlı olmaktan çıkıp dayandığı topluma gücü dağıtıp, gücü o insanların menfaatlerine uygun kullanan bir şekle dönüşene kadar. Bu hali ile de Atatürk’ün yönetsel zaafiyetlerini ve yönetim vizyonu ile yetkinliklerini çok iyi bildiği İsmet İnönü lehine böyle bir devri istemeyeceği ile ilgili elde yeterli kanıt vardır.

İkinci önemli konu da siyasi vasiyettir. Bununla ilgili spekülatif birçok şey yazılı olsa da Gazi’nin dış politikası, açıklamaları ve takip ettiği uygulamalar yeterli veriyi veriyor. Tek eksik devletin bunu yüksek strateji olarak benimseyip tüm siyasi aktörlerle birlikte toplumun önüne koymaktan kaçınmış olmasıdır. Bunun nedeni de İnönü’nün en baştan beri Türk devriminin ana fikrine ve Gazi’nin vizyonuna yakın olmamasıdır. Bu siyasi vasiyet Inönü siyasetine göre fazla atak, riskli ve başarısızlığa mahkumdur. Yönetim devri Gazi’nin planladığının dışında gerçekleşip tek adam kontrolüne geçtiği için de üzeri örtülmüş ve hayali ülkülere dönüştürülmüştür. Kısacası yeni liderin kısıtlı vizyonu devrimin enerjisini soğurup, hızını kesip, başarısızlığı garantileyen ama bunu da zamana yayan başka bir yola sokmuştur.

Siyasi vasiyet ile ilgi uzun ve detaylı bir görüş ortaya koymak mümkün, bunun Türkiye’nin geleceğine hatta dünya politikasına etkilerini de o kapsamda tartışmak gereklidir. Ama bu belki de başka bir yazı konusu olacaktır. Ancak bu yazının bağlanacağı nokta açısından bu vasiyetin ana çizgilerini açmak önemlidir. Başlangıç noktası; içeride birleşmiş ve kavgası olmayan bir toplum yapısını kurgulamaktır. Etnik köken, dini inanış ve siyasi görüşlerin birbiri ile çatışması ve birbirini yoketmeye yönelmesi bu anlamda ortadan kaldırılması gereken en önemli tehdittir. Bu üç konunun da uzlaşmayı kollayan ve sağlayan bir yönetimle gözetilmesi yaşamsal önemdedir. Başlangıç noktası olan iç barış ve huzura ulaşmanın en önemli yolu da ekonomik refah ve iyi/kaliteli ve yaygın eğitimdir, zenginleşmektir. Ekonomik refah değer tüketimi yerine değer üretimine odaklanan, toplumun yetkinliklerine göre planlanmış ve yönetilen bir sanayi ve tarım programının uygulamada olmasıdır. Kendine yeterli, bilimsel yönetimleri öğrenen, yaratan ve uygulayan yüksek seviyeli bir vatandaş profilinin yaygınlaşması ve topluma egemen olması gereklidir. Böyle bir vatandaş profili de yüksek kalitede bürokrat ihtiyacını besleyecektir. Yurttaş profili iyi insan, iyi vatandaş olarak özetlenebilir.

İç koşulların ve iç barışın sağlanmasına paralel olarak ekonomik gücü yüksek devletin, coğrafyasının sağladığı tüm avantajları kullanarak, bölgesel bir merkez olması, yakın sınırlardan başlayarak tüm çevre ülkelerinin de demokrasiyi, barışı, refahı ve iş birliğini kovalayan yapılara bürünmesi hedeflenir. Türkiye, sivil ve asker bürokrasisi ile hedefe odaklanmalı, ilgili tüm mücadeleleri vermelidir. Buna “bölge merkezli dış politika” denebilir. En önemli unsur ise hedefi gerçekleştime yolunda Türkiye’nin hiçbir hegemona yaslanmamasıdır. Gerekli durumlarda da çatışma göze alınmalıdır.

Dış politikada ilk hedef gerçekleştiği noktada, modelin okyanus sınırlarına ulaşması gerekir, Türkiye’nin ana çıkar odağı da Atlantik değil Hint Okyanusudur. Bu hali ile Orta Asya’daki Türk varlığına yaslanan, Balkanları ve Akdeniz’i kapsayan iş birliklerini hedeflerken, tüm komşuları ile siyasi ve ekonomik iş birliklerini zorlayan, yayılmacı hegemonların bölgesel varlığı/gücünü kıran, dünyanın en önemli merkezi olmaktır siyasi vasiyet özetle. Siyasi vasiyetin gerçekleşmesi için de Türk Jeopolitiğini iyi bilen ve iyi kullanan yönetimler iş başında olmalıdır. Bu çerçevede böyle bir vasiyeti hayal ve macera olarak tanımlayanlar olabilir, ancak Türk Kurtuluş savaşının hangi şartlarda başarıldığı ve geldiği neticeyi de 1919 yılı Mayıs ayında hayal ve macera olarak niteleyenlerin sayısını hatırlamak gerekir. Bizim dışımızda Çin gibi bir ülkenin 30 yıl içerisinde gerçekleştirdikleri ve büyük stratejileri üzerindeki ilerlemeleri örneğini de aynı kapsamda değerlendirebiliriz. Dolayısı ile bahse konu vizyonun gerçekliği ve yapılabilirliği ortadadır, bunun için odaklanma ve arzu gereklidir.

O zaman nasıl oldu da İsmet İnönü gücü eline aldı ve ülkeyi bambaşka bir yola sevk etti? Bu noktada İnönü’nün vatanseverliği ve devrime katkısını sorgulamak doğru değil. O da dönemdeki tüm vatanseverler gibi kurtuluşu isteyen ve bunun için mücadele eden varını yoğunu ortaya koyan birisi ancak vizyon ve anlayış kurucu liderden farklılık gösterdiği için uygulamaları istenmeyen sonuca evrilmiş durumda. İnönü’nün kurtuluş savaşına katılmış diğer tüm liderlerden farklı bir özelliği var. Karabekir, Cebesoy, Orbay gibi komutanlar erken safhada Atatürk’ün karşısına geçip pozisyon almış durumdalar. Atatürk’ün çatışmaları ve iç çekişmeleri ustaca yönetmesinden sonra vizyondan ayrı düşmeleri sebebi ile çok hızlı saf dışı kalıyorlar. İnönü bunu görüyor ve işin sonunda kendinin de devrim vizyonuyla çatışmaya gireceğini anladığı için, uzun döneme yayılan bir uyum stratejisi ile devlet ve ordu içerisindeki gücünü arttırmayı planlıyor ve uyguluyor. Bu sayededir ki İnönü açısından ayrışma netleştiğinde saf dışı bırakılması diğerleri kadar kolay olmayacaktır. Onun yönetiminde CHP kadroları ile halk arasındaki gerilim bu nedenle artıyor. Kadroların mutlak itaati öne alması öncelikleri değiştirirken, İnönü ekibi dünyadaki eğilimlerin de otoriterlik yönünde belirginleşmesinin yardımı ile daha katı ve totaliter bir yönetime evrilmenin hesaplarını yapmaya başlıyor. Dolayısı ile onun yönetiminde halkın CHP’den kopmasının ana nedenlerinin özünde sistem içerisinde kalmak için uyguladığı strateji olduğunu düşünmek doğru olur. Nitekim çok partili siyasi hayata geçişle birlikte siyasal parti kurgusunu da ona göre oturtuyor. 2023 yılı itibarı ile halen siyasi partilerde bu anlayışla siyaset yapıldığını görüyoruz, yani dar kadro ve otoriter bir yönetim. Yeni ve farklı görüşlere kapalı, liderin iki dudağı arasında. Liderin değişmesi çok zor ama örgütü yönetmesi oldukça kolay.

Gazi ile ayrışma netleşmeye başladıktan sonra İnönü’nün kendi varlığı ile ilgili endişe duyması ve buna yönelik tedbirlerini arttırdığını düşünmek yukarıda anlattıklarımızı göz önünde bulundurarak doğru olur. İnönü’nün endişelerine ve bunu besleyen aralarındaki gerilime rağmen, Atatürk’ün arzuladığı düzende İnönü’nün varlığını ve etkisini devam ettirmesini istediğini düşünüyorum, belki de onu sistemin emniyet sübabı olarak değerlendirdi. Eğer tasfiyeyi isteseydi bunun çok hızlı gerçekleşebileceği önceki örneklerden görülebilir. Buna rağmen İnönü yukarıda bahsettiğimiz sebeplerle kendi tedbirlerini alıyor. Devlet yönetimindeki uzun süreli tecrübesi ve karşısında güçlü bir alternatif olmaması nedeni ile de bu çabalarının onun saf dışı kalmasını engellediğini düşünüyorum. Bunun dışında en önemli güç olarak ordunun başındaki Fevzi Paşa’nın da İnönü lehine kazanılması, Gazi’nin vefatı sonrasındaki olası bocalama ve karışıklığı engellemiş durumda. Bu şekli ile Gazi belki de yaklaşan büyük savaş ortamında bir karışıklığa sebep olmamak için İnönü aleyhine bir tedbir almazken, İnönü Gazi sonrası için tedbirlerini hızlandırıyor. Gazi’nin vefatı ile istenen sistem henüz kurulamadığı için yönetimin İnönü’ye devri kısa bir heyecan ve tereddütten sonra sorunsuz bir şekilde gerçekleşiyor. Yani denilebilir ki bu geçişi İnönü planlar ve uygularken, Atatürk buna şartların elverişsizliği sebebi ile müdahale etmiyor/edemiyor.

Yeni dönem ve raydan çıkış

Atatürk’ün vefatının hemen sonrasında özellikle dış politikada büyük değişiklikler devreye alınır. Bunun yaklaşan savaşın yarattığı endişe nedeni ile olduğunu anlamak mümkün. Yeni Cumhurbaşkanı’nın aklındaki Cumhuriyet, önceki satırlarda yazdığımız şekli ile öz kaynaklara dayanarak ayakta kalabilecek bir yapı değildir. Bunun için dış destek gerekiyor. Öte yandan insan kaynağı son derece yetersiz, sanayisi yok denecek kadar az, tarımı zayıf ve ekonomisini savaş koşullarında ayakta tutacak bir ticari güce ulaşamayan ülkede yeni liderin çıkış için bulduğu formül tarafsızlığı sağlarken içeride baskıyı arttırmak olarak ortaya çıkıyor. Ancak yönetimdeki düşük vizyon, kararlardaki tereddütler ve bürokrasideki verimsizlik birleşince savaş Türkiye için savaşa girenler kadar yıkıcı bir şekilde geçiyor. Savaş sonunda da çıkışı ABD desteği ile bulma ümidi yeşeriyor. Bu noktada milli mücadele başındaki manda düşüncesinin hala canlı kalması ve batı Avrupa’nın kendini ABD’nin eline bırakması, kararı etkileyen faktörler olarak değerlendirilebilir. Sonuçta eğitimden, siyasi kurguya, devlet kadrolarından askeri organizasyona kadar tüm kademeler ABD’ye açılıveriyor.

Atatürk döneminde Sovyet Rusya ile kurulan ilişki, Stalin’in yarattığı algı ile birleşen tarihi Rusya korkusu sebebi ile birden yön değiştiriyor. Üstüne Amerikan yönlendirmesi ile sola karşı yaklaşım siyasi kadrolarda fikir birliği olarak yeşeriyor.

Bu noktada rejimin karşı duracağı ve kontrol altında tutması gereken alanların kuruluş döneminden farklılaştığı ve büyük stratejinin belirsizleştiği anlaşılıyor. Çok partili hayata geçişte siyasi kurgunun devrim ve ilkeleriyle barışık olması ve kontrol altında tutulması gerekliliği ve hegemon gücün etkisinden uzak olarak planlanması gibi ana ilkeler gözardı ediliyor. Burada hemfikir olunan tek konu sistemin sola karşı olması. Bu anlamda CHP ve DP’nin ana hedefi solun Türkiye’de güç kazanmaması olarak ortaya çıkıyor. Bu noktada devrim ilkelerinden geriye gidişin önünde herhangi bir kontrol ve fren mekanizması kalmıyor ve raydan çıkış bizzat İnönü’nün iradesi ile uygulamaya konuluyor.

Bu raydan çıkışın sonraki dönemlerde itirafı da yine İsmet Paşa’dan geliyor. 1960’lı yıllarda Başbakanlık görevini yapan İnönü: “Bir görev veriyorum, sonucunu, kendi bakanımdan önce Amerikan sefirinden öğreniyorum!“ diyor. Dolayısı ile ABD Türkiye’de 1946 ‘dan itibaren ve özellikle 1950‘den sonra aşama aşama devlet organizasyonunda yöneticilerden daha güçlü ve etkin hale geliyor. İnönü açısından en olumsuz durum Kıbrıs olayları sırasında gerçekleşiyor. Kıbrıs’ta Türklere karşı girişilen katliamlar karşısında ABD’nin tepkisiz kalması sonucu, 16 Nisan 1964’de Başbakan İsmet İnönü’nün Time’da bir demeci yayımlanıyor:”Amerika’nın mesuliyetine inanıyordum. Bunun cezasını görüyorum demek. Müttefikler tutumlarını değiştirmezlerse, Batı ittifakı yıkılabilir… Yeni şartlarda yeni bir dünya kurulur ve Türkiye de bu dünyada yerini bulur.” diyor. Devam eden ve tırmanan olaylar karşısında Bakanlar Kurulu tarafından alınan Kıbrıs’a askeri müdahale kararına ABD Başkanı Johnson’ın 5 Haziran 1964’de İnönü’ye yazdığı ağır bir mektupla karşı çıkması ve kararın uygulanamaması sonucu Türkiye içinde bulunduğu koalisyona karşı büyük bir hayal kırıklığı yaşıyor.

Bütün bunların dışında pek tartışılmamış bir konuyu da buraya aktarmakta fayda var. Atatürk’ün Anadolu’ya geçişi öncesinde İstanbul’da geçirdiği ve Kurtuluş Savaşı’nın planlarının yapıldığı 6 aylık dönemde Rauf Bey, Mustafa Kemal, Fethi bey, İsmail Canbulat planlamanın merkezindeki kilit 4 kişidir. Bunlara İttihatçı ve Talat Paşa’nın bir numaralı adamlarından Kara Kemal de o dönem katılıyor. Savaş sonunda ülkeyi terk ederken Talat Paşa’nın tüm İTC örgütüne Mustafa Kemal‘e destek verilmesi direktifini verdiği ve hatta Enver Paşa’nın da direnişi örgütlemek için askeri kanatta Mustafa Kemal’i işaret ettiği biliniyor.  Her ne kadar İTC liderleri ile ilişkileri iyi olmasa da Atatürk’ün başından beri İTC ve Teşkilat-ı Mahsusa kadroları ile teması ve mesaisi vardır. İşte bu nedenledir ki direniş planlarında Karakol cemiyetiyle birlikte Teşkilat-ı Mahsusa bağlantıları kullanılmıştır. İlk aşamalardan itibaren Fevzi Çakmak yardımı ile Teşkilat-ı Mahsusa’nın son başkanı Hüsameddin Ertürk de kurtuluş hareketine dahil ediliyor. Bu açıdan Fevzi Çakmak’ın Anadolu direnişine desteği ve katılımı çok önemlidir. Kurtuluş savaşının ilerleyen safhalarında fevri İTC kadroları ve Enver Paşa taraftarları saf dışı kalıyor. Paralelinde 1. Dünya Savaşı sonunda tasfiye edilen Teşkilat-ı Mahsusa MM grubuna dönüşerek tüm odaklanma iç istihbarat çalışmalarına verilebiliyor ve Cumhuriyet sonrasında da bu kadrodan fayda sağlanıyor. Ancak İsmet Paşa’nın Atatürk sonrası için planlarında kontrolü dışında güçlü bir organizasyon olması işini zorlaştıracağı için önce Hüsameddin Ertürk, sonrasında da Fevzi Çakmak zamana yayılarak pasifleştiriliyor. Yorumum olarak bu ikilinin devreden çıkması ile iç istihbarattaki dinamik bir anda değişiyor ve zayıflıyor. O hali ile de ABD’nin devlet kadrolarına yerleşmesi ve yayılması kolaylaşıyor.

1950 – 1960 arası uyanış

İkinci Dünya Savaşı öncesi hükümet uygulamaları sebebi ile oluşan İnönü yönetimine yönelik olumsuz düşünceler, İkinci Dünya Savaşı dönemi boyunca yönetsel bocalamalar ile had safhaya ulaşıyor. Varlık vergisi uygulaması, ağır vergiler, çiftçinin mahsulünün zorla elinden alınıp plansız bir şekilde depolarda çürütülmesi, savaş nedeni ile yapılmayan ithalatın yol açtığı yokluklar ve karaborsa ve nihayetinde büyük bir iş gücünün orduda atıl tutulması, ülkenin savaşmış kadar yıkım yaşamasına yol açıyor. Ardından dümenin ABD’ye kırılmasıyla birlikte iktidarın değişmesi ve sonrasında DP’nin ilk dönemindeki ekonomik rahatlama toplumda değişimi tetikliyor. Ancak DP yönetiminin kısa süre içerisinde devrim karşıtı hareketleri hızlandırması, yolsuzluklar ve baskıcı yönetimi devreye alması değişimin enerjisini DP aleyhine çevirmeye başlıyor. NATO’ya katılmayla birlikte devlet kadrolarındaki sızıntı hızını arttırıyor. 1950’lilerin sonuna gelindiğinde Türkiye’de birileri ipin ucunun kaçtığını ve gidişatın doğru bir yere çıkmadığını görüyor.

Bu dönemde NATO’ya girişin tüm olumsuzluklarla birlikte Türk ordusu için farklı bir açıdan avantaj yarattığını düşünüyorum. Ordu 1923’den sonra savaşmamış bir ordu. Başındaki generaller ise yüzyıl başındaki Prusya geleneğinden yetişmiş ve yeni savaş konseptlerine kapalı, modern ordu anlayışından uzak dolayısı ile orduyu geliştiremeyen bir kadro. NATO vesilesi ile genç subaylar dünyaya açılıyor ve yeni kavram ve teknolojilerle tanışıyorlar. Modern dünya yaşayışını ve batı standartlarını görüp ülkeleri ile kıyaslıyor. Sonunda köhneleşmiş yönetim ile modern askeri eğitim almış kadrolarda bir ayrışma başlıyor.

Harp okullarında o dönem okuyan subayların hatırlarında bahsettikleri bir konu öne çıkmakta. Dersleri veren subayların önemli bir kısmı İttihat ve Terakki üzerinde çok duruyorlar. Bu hali ile Cumhuriyet’in öncülünün İttihat ve Terakki Cemiyeti olduğu çokça işlenen bir kavram olarak öne çıkıyor. Kaldı ki komitacılık, fedailer ve Teşkilatı Mahsusa konuları genç dimağlarda heyecan yaratacak olaylarla dolu. Ancak o döneme ait Alman etkisinin ağırlığı da yurtsever zihinlerde 1950 sonrasının ABD etkisi açısından hatırlamalar ve benzerlikler ortaya koyuyor. ABD etkisinin artması, Türkiye’ye yönelik sömürge yaklaşımı ve tutumlar ordu içerisinde büyük rahatsızlık yaratıyor. Dönem ile ilgili ordu mensuplarının anılarında Amerikan subaylarının Türk subaylarına ve rütbelilere karşı gösterdikleri tavırlar da çok ciddi sorunlar yaratıyor. Her şeyin ötesinde genç dimağlar devlet yönetiminde kontrolün kaybedildiğini ve bağımlılığın sonuçlarını görüp anlıyorlar. Tüm bu olanlar aslında 1950 öncesinde de erken dönemde bir müdahale düşüncesine neden oluyor. Bu dönemde hedef İnönü iktidarıdır ve 1950 seçimlerinin yapılması ile bu hareket rafa kalkıyor.

Bunların dışında İTC geleneğinden gelen iki liderin yani Bayar ve İnönü’nün Türk Devrimi ve Atatürk vizyonundan ne kadar uzak olduklarını görmek çok üzücü. Bu ikilinin başında olduğu siyasi organizasyonlar özellikle 1946’dan sonra devrim karşıtı eylem ve uygulamalarda yarışa giriyorlar. 1950’ler boyunca Bayar’ın güç zehirlenmesi etkisi ile olsa gerek, baskıcı ve uzlaşmaz tutumu da hükümeti dikta rejimine sevk ediyor. Her ne kadar günümüzde Bayar ve Menderes için demokrasi kahramanı tanımlaması yapılsa da dönem ciddi anlamda otokratik ve baskıcı bir dönemdir ve diktaya doğru hızlı bir yönelim vardır. Dönem anılarında Bayar için “diktatör” suçlamasının sıkça kullanıldığına rastlanır. Uğur Mumcu’nun, Bayar’ın darbe esnasında teslim alınmasında büyük rolü olan Cumhurbaşkanlığı Muhafız Alay Komutanı Osman Köksal’ın anıları ve mektuplarını derlediği kitabında bazı detaylar dikkat çekiyor: Muhafız Alay komutanlığı için önerilenler arasında Sezai Okan isminde bir subay vardır (1960 ihtilalinde aktif görev alır), Sezai Okan ise dönemin generallerinden Zekai Okan’ın kardeşidir. Zekai Okan da Türkiye’nin NATO’ya girmesine karşı olan önemli komutanlardan biridir. Dolayısı ile Bayar, Sezai Okan’ı muhafız alayının başında istemez ve bağlantılarından habersiz olduğu Osman Köksal’da karar kılar. Köksal’ın atanmasının akabinde Kara Kuvvetleri Komutanı Cemal Gürsel hiç yapmadığı bir şeyi yapar ve Muhafız Alay komutanını tebrik için ziyaret eder. Döneme ait anılardaki detaylardan anlaşılıyor ki Bayar ordu içerisindeki ulusal güç odaklarının farkındadır ve bundan rahatsızdır, bunlara karşı kendini ve iktidarını korumak için de ABD’ye yanaşmıştır. Bunun karşılığı da ağır şartlarla bağıtlanmış gizili ikili anlaşmalardır.

Özetle ağırlıklı olarak genç askeri çevrelerde ülkenin içinde bulunduğu teslimiyet, ekonomik zorluklar DP iktidarının baskıcı yönetimi ve özellikle ABD ile yapılan, içeriği bilinmeyen ikili anlaşmalar bu çevreleri DP istibdatına karşı koyacak bir konuma getiriyor. Üst askeri kadroda bunu değiştirmeye yönelik bir eğilim olmaması da ateşin içten içe büyümesine etki ediyor. 

Bütün bunların dışında gidişatı hızlandıran başka bir gelişme daha ortaya çıkıyor. Özellikle 1957 seçimleri sonrasında DP iktidarının diktayı andıran yönetimi İnönü safında da raydan çıkışın fark edilmesini ve bunun düzeltilmesi yönünde bir karara sebep oluyor. Dönemle ilgili araştırma ve anılarda satır aralarında geçen şekli ile İnönü etrafında örtülü bir organizasyondan bahsedilmektedir. 1960 ihtilalinden sonra da faaliyetlerine devam eden, Ekrem Acuner liderliğinde organize olan yapının adı Milli Devrim Ordusu olarak ifade ediliyor. Bu örtülü organizasyon diktaya karşı sivil direnişi örgütlüyor, DP hükümeti de buna sert karşılık verince olaylar tırmanıyor ve en sonunda 1960 yılında genç subaylar yönetime el koyuyor. Darbenin en güçlü karakteri olan Madanoğlu’nun İnönü ile direkt teması vardır, her ne kadar bununla ilgili olarak inkar ve yalanlamalar olsa da. Ancak iktidara el koyan genç subayların da tamamının İnönü taraftarı olduğu ve onun yönetime gelmesini istediğini kabul etmek pek mümkün değil, bu aşamada bir işbirliği olduğunu ve uzlaşmanın varlığını düşünmek gerekiyor. Aslında süreçte İnönü’nün etkisinin olduğunu kabul ederken, öbür tarafta da İnönü’nün de tasfiye edilmesi gerektiğini düşününen bir ya da birkaç klik mevcut.

Ulusal/yerli güç odağında İnönü etrafında bir kümelenme şekillenirken başka birlikteliklerin de oluştuğu, genel olarak İnönü kliğine karşı olsalar da ABD merkezli güç odağına karşı devleti geri alma amaçlı bir genel işbirliğinin 1960 öncesinde ortaya çıktığını söyleyebiliriz. Nitekim 1960 darbesinden sonra Cemal Madanoğlu bir söyleşide 1960 hareketinin ABD’nin gözünü açtığını söylüyor. 1960 darbesi sonrasında ABD Türkiye üzerindeki etkisini kaybetme tehlikesi ile karşı karşıya olduğunu fark ediyor. Dolayısı ile 1960 darbesi ilk bakışta DP’nin baskıcı rejimini sonlandırma amacı ile yapılmış olsa da, aslında devletin ABD’nin elinden geri alınması amacı taşıyan bir hareket olarak görülmelidir. Bu sürecin başında İnönü’nün kabahati olsa da gelinen aşamada iş kontrolden çıkmış, rejim kurgusu bozulmuş, devletin kontrolü de yabancı bir güç odağının eline geçmiştir. 1960 ihtilaline yol açan süreci bu bakış açısıyla yorumlamak, sonrasındaki gelişmelerin önemli bir kısmını anlamak açısından önemlidir.

1960 – 1973 ABD için de önemli bir kırılma dönemidir.

Türkiye’de 1960 İhtilaliyle birlikte hegemona ait güç odağına karşı bir atak başlarken, Avrupa’da da 2. Dünya savaşı sonrasındaki gelişmeler doğrultusunda, özgürlüğün bedeli olarak ağır Amerikan denetimi Fransa’da savaş ertesi toparlanma ile birlikte direnişe dönüşüyor ve Fransa’nın başını çektiği ABD kontrolünden çıkma teşebbüsleri başlıyor. 1966’da Fransa NATO’nun askeri kanadından çıkıyor. İlginçtir hemen akabinde, 1968 olayları dediğimiz tüm dünyaya etkisi yayılan kitlesel eylemler Fransa’da boy gösteriveriyor. Bu açıdan bakıldığında aslında Türkiye’de 1960 ihtilalinin zamanlaması Amerikan baskısından kurtulmak için çok uygundur. Ama 1960‘ların dünya politiğinde ABD, etki alanlarında ipleri kaçırmasının pahalıya patlayacağının farkına varıyor ve karşı hamlelerini küresel olarak planlayıp uygulamaya koyuyor. Ancak her etkinin bir tepki de yaratması nedeni ile dönem küresel bazda büyük dalgalanmalara ve karşı koyuşlara yol açıyor.

ABD ana karasında da politik güç mücadelesi açısından 1960’larda her şey iyi gitmiyor. Soğuk savaşın tüm hızı ile sürdüğü yıllarda ABD ‘deki kurulu düzenin koruyucuları kendi anakaraları dahil olmak üzere tüm kritik etki alanlarında mevzi kaybettikleri anda büyük bir değişimin başlayacağını ve bunun da Amerikan hakimiyeti için yaratacağı riski fark ediyorlar. O nedenle ilk önce ABD anakarasında olmak üzere sertliğin dozu artıyor. Bunun da başlangıçının Kasım 1960 ‘daki ABD başkanlık seçimleri olduğunu düşünmek yanlış olmaz. Söz konusu seçimde Cumhuriyetçi Richard Nixon’u yenerek 43 yaşında genç bir başkan olan Kennedy ile birlikte ABD’deki kırılma ve bu kırılmanın etkilerinin tüm dünyada hissedilmesini sağlayacak bir dönem de başlamış oluyor.

Küba’da Castro’nun yarattığı heyecanla birlikte, Vietnam’daki komünist tehlike ABD’nin başını ağrıtırken genç başkanın söylem ve uygulamaları güç kırılması tehlikesini yaratıyor.  Kennedy’nin İngiliz kanadını önceleyen politik yaklaşımı, Vietnam Savaşı konusunda ayak diretmesi, siyahların haklarına yönelik pozitif tutumu, İsrail nükleer programını reddedip yahudi lobisini geri çevirmesi, Cezayir’in bağımsızlığını desteklemesi, Mısır ile iyi ilişikiler kurmaya çalışması ve genel olarak savaş karşıtı tutumu, savaş kaynaklı gelire yönelik tehlike çanlarını çaldırması, kurulu düzen koruyucularının gelecek endişesini arttıran tutumlar olarak öne çıkıyor. Ancak Kennedy’nin zıddı olan Johnson’un başkan yardımcısı olması sayesinde ABD katı tutumunu sürdürecek ve komünizme karşı olan egemenlik mücadelesini kazanacaktır. Nitekim başkana suikastle ABD’de tedhiş ve baskı dönemi başlıyor. Devamında siyahi hak savunucularının ortadan kaldırılması, sol ve liberal kesime baskı, savaş karşıtlarına yönelik yıldırma eylemleri ardı ardına geliyor. Bazı durumlarda Charles Manson davasında görüldüğü gibi kamuoyu algısını yönlendirmek pahasına dikkat çekici, vahşi cinayetler bile işlenebiliyor. Kendi topraklarında sert ve hoyrat bir mücadele yürüten kurulu düzen koruyucularının, SSCB karşısında önemli olarak gördüğü coğrafyalarda da kontrolü kaçırmaması ve bunu da kaba bir şekilde yapmasının önünde bir engel kalmıyor.

1960 devrimi ile başlayan ABD- Türkiye çatışması

1960 ihtilaline ve DP‘nin kapatılmasına rağmen askeri kanattaki huzursuzluk devam eder. Bunun üzerine de yeni darbe hazırlıkları başlar. Bunun üç sebebi olduğunu değerlendiriyorum: Birincisi 1960 darbesini yapan kadro homojen bir kadro değildir, bir uzlaşma ile yönetime el koyuyorlar. Sonrasında klikler ayrışıyor, bu klikler içerisinde kendi ajandası olanlar da var, İnönü’nün etrafında toparlanan da. Dolayısı ile iç çatışma hemen başlıyor ve devleti geri alma ve rejimi yerine oturtma fikri geri plana düşüyor. Devlet ve organizasyon tecrübesi olan İnönü kliği öncelikle sağ kanadı tasfiye ediyor, ama devleti geri almaya yönelik bir atılım yapamıyor, burada İnönü’nün risk alamama ve büyük güçle uzlaşma tutumu devrimsel dönüşümü frenliyor. İkincisi ihtilali yapan kadro ilginç bir şekilde 1908 ihtilalinin bir kopyası haline dönüşüyor. İhtilali planlayan ve yapanların genç olması vesilesi ile yönetim ihtilalin tam olarak içinde olmayan bir askeri lidere devrediyor. Yetki, rütbe ve tecrübe sorunu nedeni ile devrim bir ağabeyin ellerine bırakılıyor. 1908’de Mahmut Şevket Paşa ile yaşanan 1960’da Cemal Gürsel ile tekrarlanıyor. Aynı şekilde sivil liderlik de ister istemez İnönü’ye kalıyor. Üçüncüsü ABD baskısı yukarıda bahsedilen iki konu nedeni ile ortadan kaldırılamıyor, ABD de Türkiye üzerindeki etkisini kaybetmemek için kendi planını devlet içerisindeki varlığı sayesinde başarı ile yürütüyor, diğer yanda da Sovyet tehdidini ustalıkla işliyor ve manipüle ediyor bu da özellikle İnönü’nün zihnine yerleşmiş olan Rus tehdidini ABD çıkarları yönünde kullanmak açısından büyük fayda sağlıyor. Dönemin hızlı gelişmeleri içerisinde DP’nin kitlesine sahip çıkması istenen AP’nin de kontrolünün bir gecede el değiştirmesi ile 1960 ihtilali boşa çıkmaya doğru hızla yol alıyor.

1960 ile birlikte devletin geri alınmasının o kadar kolay olmayacağının ve bunun İnönü ile gerçekleşmeyeceğinin anlaşılması ile birlikte yeni cuntalar oluşmaya başlar. Silahlı Kuvvetler Birliği adı ile bu cuntalar konsolide olur ve bu durum 1960 ile ortaya çıkan ordu içerisindeki bozuk hiyerarşik düzeni pekiştirir, üstüne İnönü kliğinin diğerlerini tasfiye etmeye yönelik plan ve girişimlerine set çekerek iç çekişmeyi arttırır. Bu hali ile sol ağırlıklı kanadın sorunu kökten çözmek amacı ile uzun vadeye yayılan ve ordu içerisindeki üst düzey kadrolara yerleşme planı yürürlüğe girer. Bu girişimler içerisinde 1971 darbesinde ABD lehine etkin rol alacak kişilerin de üst kademelerde yer alması için ABD de örtülü ama yoğun çaba gösterir. İnönü kliğinin sol kanada cevabı gecikmez ve bu kanadın ön plandaki popüler liderini hamle yapmaya ve öne çıkmaya zorlar. Strateji kurgulama ve uygulama becerisi İnönü’ye göre oldukça düşük olan Talat Aydemir liderliğinde gerçekleşen 22 Şubat 1962 ve 21 Mayıs 1963 tarihli başarısız iki darbe teşebbüsü ile bu kanadın bir kısmı deşifre olup, tasfiye olur. Ancak bizzat Aydemir’in beyanına göre kanadın önemli bir derinliğini vardır, tamamı ortaya çıkmaz ve ajandaları zamana yayılır. 1960-1965 arasında Sol kanat Aydemir olayıyla birlikte şartların 1960’tan farklılaştığını görür ve hareketin askeri kanattan yürümesinin yanı sıra sivil bir tabana da sahip olması gerektiğini değerlendirir. Bu noktada 1961 yılında yayına başlayan Yön dergisi etrafında oluşan aydın ve bürokrat hareketi, fikri altyapı hazırlığı açısından çok ses getirir. 1960 anayasasının verdiği özgürlükler sol kanadın gelişimi açısından iyi değerlendirilmiştir. Ana fikir Kemalist devrimlerin yarım kaldığı etrafındadır ve hareket sosyalist görüşlerin ağırlıklı olarak yer aldığı bir yapıda olmakla birlikte Türkiye’ye özgün bir “ulusal sol” kimliktedir.

Ancak Yön hareketi “hemen” sonuç isteyenlerle, “uzun vadeli daha gerçekçi çözüm” isteyenler arasında bölünerek 1967’de son bulur. Doğan Avcıoğlu çevresinde toplanan “hemen” ekibi, kısa süreli bir aradan sonra Devrim gazetesi ile yoluna devam eder ve sivil kanatta koordinasyonu üstlenerek askeri kanatla hızla birleşirken, sol cuntanın ana yayın organı haline gelir. Bu şekli ile 1970’li yıllar başlarken darbe ve devrim artık an meselesi haline gelir.

Kıbrıs’taki olayların tırmanmasıyla birlikte, Johnson mektubu Türkiye’deki ABD karşıtlığını zirveye taşır. 1966 yılında da kamuoyuna açıklanan Dickson raporu alarm zillerini çaldırır. Artık ABD de kılıcı çekmiş Türkiye’de karşısında yer alan veya alma ihtimali olan önemli isimleri nötralize etmek üzere harekete geçmiştir, hedef içerisinde İsmet İnönü de vardır. Bu aşamadan sonra İnönü çevresi de çizmelerini giyer ve 1960 öncesi gibi ABD karşıtı klikler tekrar konsolide olmaya başlar. Fikri altyapının da sivil aydınlar öncülüğünde topluma güçlü bir şekilde yayılması sonucu Türkiye Demirel iktidarına bilenmiş bir şekilde giriş yapar.

Demirelli yıllar

1962 yılında Adalet Parti’sinde siyasete giren Demirel, aynı sene partinin genel idare kuruluna girer, 1963’de siyasetten çekilir. 1964 yılı Haziran ayında emekli general Ragıp Gümüşpala’nın ani ölümü üzerinde siyasete döner ve AP’nin Genel Başkanı seçilir. Bu şekli ile Cumhuriyet kuşağından yetişen ilk Genel Başkan olur.

1960 ihtilalini takip eden ve oldukça çalkantılı geçen yıllar sonrasında AP, 1965 yılında yapılan genel seçimlerde % 52.8 oy ile tek başına iktidar olur ve Demirel 12. Başbakan olarak göreve başlar.

Demirel’in 1965-1971 yılları arasındaki başbakanlığı döneminde enflasyon %5 kalkınma hızı %7 ortalama ile seyir ederken önemli sanayi ve altyapı yatırımları yapılır, sanayide özel sektör montaja dayalı da olsa büyük bir ilerleme gösterir. Ancak ekonomik verilerdeki iyileşmeler toplumun tamamına refah olarak yansımaz. Türkiye’nin 2000’li yıllarda başına çok büyük sorunlar açacak olan çarpık kentleşme ve kentli yozlaşma kültürü bu dönemde başlar. Türkiye gecekondulaşma uçurumuna doğru ilk adımlarını hızlı bir şekilde atmaya başlar. 1960’ların sonuna doğru büyük sermaye çıkarlarının gözetilerek ithalata dayanan bir sanayileşme politikasının güdülmesi, İstanbul/Marmara odaklı sanayi kurgusunun devreye alınması, ve nihayetinde yabancı sermaye işbirliğindeki kartellerin oluşması ile oluşan rekabet koşullarında Anadolulu küçük esnaf, tüccar ve toprak sahipleri büyük yıkım yaşamaya başlar. Türkiye’de ekonomik koşullar gelişmektedir ama çarpık, düzensiz, son derece kuralsız ve sağlıksızdır. Kontrolsüz gelişen kapitalist ekonominin yarattığı bu toplumsal rahatsızlıklar sonucu olarak da 1960’lar sonu itibarı ile sağın temsilcisi AP’de kopmalar başlar.

Toplumun aydın kesimleri ve öğrenci örgütleri ise bu dönemde anayasanın verdiği özgürlükler neticesinde güçlü bir muhalif taban oluşturma imkanına sahip olur. Küresel çapta gelişen öğrenci olayları ve sol dalga da buna zamanın ruhu olarak destek verir. Ordu içerisindeki sol klik de kontrolsüz kapitalist yönelimden, yozlaşma ve rejim karşıtı gelişmelerden ve nihayetinde DP’nin devamı görüntüsü veren politikalardan rahatsızdır. Bu kesim açısından Demirel’in verdiği genel görüntü de ABD güdümünde olmaktır. İnönü kliğinin koordinasyonuyla cuntalar birleşir ve hareketlenir. DP iktidarının 1960 ihtilali öncesinde yaşadığı gençlik protestolarının benzerlerini AP iktidarı da yaşamaya başlar, bu şekli ile ilk önemli öğrenci eylemi Haziran 1968’de Ankara Üniversitesi Dil Tarih Coğrafya Fakültesi’ndeki boykot ile gerçekleşir. Sonrasında boykot ve işgaller artar ve yayılır, ABD’nin elinin işin içine girmesi ile birlikte sağ ve sol öğrenci grupları arasında kanlı çatışmalar boy gösterir.

1970 yılında AP içindeki karışıklıklar had safhaya çıkar, bütçenin red oyu alması ile Demirel zor duruma düşer, takip eden süreçte Celal Bayar çevresindeki AP’liler, partiden koparak yeni bir parti kurarken aynı dönemde islamcı kanat da ayrılarak Milli Nizam Partisi’ne katılır. Bu kopmalar hükümetin iyice zayıfladığını ve yönetim yetisini kaybettiğini iddia edenlere önemli bir dayanak verir. Ana argüman “yönetemeyen hükümet devrilmelidir” olarak ortaya konulur.

Demirel hükümeti parti içi karışıklıklar ile uğraşırken, öğrenci olaylarındaki artış iç gerginliği iyice arttırır, tüm bunların üstüne ABD hükümeti Demirel’den haşhaş ekimini yasaklamasını ister ve büyük baskı uygular. 1965 sonrasındaki Sovyetlerin Türkiye ile yakınlaşması ve haşhaş konusu ABD-Türkiye ilişkilerini oldukça gerginleştirir. Demirel her taraftan sıkışırken siyasi tabanı olan kırsal kesimi haşhaş yasağı ile kaybetmek istemez, ama ABD bahane dinlemez, bu hali ile Demirel’in başbakanlığı ABD için de artık arzu edilmez hale gelir.

15-16 Haziran 1970 işçi eylemleri, Türk lirasının %66 değer yitirmesi, grevler, artan anarşi olayları, öğrenci olayları derken, Demirel iktidarı her yönden saldırı altına alınır. Artık sağ ve sol cuntalar darbe planlamalarını gizlemek için çok büyük çaba göstermezler.

Demirel’le yaşanan 1965-1970 yılları arasındaki hızlı büyüme dönemi, yanlış politikalar, gelirin haksız dağılması sonucu nihayete erer. Bu dönemde ordu içerisindeki sol eğilim, gençlik ve sivil aydın kesimde de örgütlenmeyi genişletmiştir. Ordu içerisindeki sol cunta Kara Kuvvetleri ve Hava Kuvvetleri komutanlıklarına kendi taraftarı olduğuna inandıkları rütbelileri getirmişler, Genel Kurmay Başkanlığını da almak üzere hamlelere başlamışlardır. ABD yanlısı sağ cunta buna karşı tedbirini almış, Sunay kişiliğinde Cumhurbaşkanlığı, Genel Kurmay, Deniz Kuvvetleri Komutanlığı ve MİT başkanlığı ile etki ve güç sahibi pozisyonunu korumuştur.

Bu şekli ile 1971 yılına doğru hızla bir askeri müdahaleye giden Türkiye’de iki ana güç odağı karşı karşıya gelmiş kozlarını paylaşmak üzere hazırlanmaktadır.

Demirel ve Sovyetler

Demirel’in Genel Başkan oluşu ve sonrasındaki süreçte yaşananlar gözden geçirilince ABD desteğinin varlığı gözden kaçmaz. Bu şekli ile ABD Türkiye üzerindeki denetimini devam ettirirken, ulusal güç odaklarının devleti ABD’den kurtarmasına yol vermemiştir. Ancak aynı dönemde Demirel yönetimi ABD’nin hiç hoşlanmadığı bir ilişkiye de girecektir.

Dönem itibarı ile soğuk savaşın en sert ve yoğun yaşandığı bir dönemdir ancak bir taraftan da ABD, SSCB ile iyi ilişkiler ve anlaşma yolları aramaktadır. Kendisi böyle bir girişimdeyken bağlaşıklarının bu yönde eğilimler göstermesini şiddetle reddeder. 1960’lı yılların ABD’nin kendi içinde de sert bir mücadeleye sahne olduğunu hatırlarsak, kendine bağlı yabancı hükümetlere ne kadar hoyrat davranabileceğini anlayabiliriz. İşte bu şartlar altında Türkiye, 1953’den bu yana artan Sovyet yakınlaşmasını 1965 sonrası fiili işbirliklerine döker.

Demirel’i böyle bir tercih yapmaya iten nedenleri bulmak ayrı bir çalışma konusu olabilir ancak basitçe Demirel’in popülist bir lider olduğu ve iktidarda kalabilmek için kamuoyunu da bir şekilde gözetmesi ve oy aldığı geniş toplum kesimlerinin refahını arttırıcı çalışmalara ihtiyaç duyduğu bunu da altyapı ve sanayi yatırımları yaparak yeni iş alanlarının açılmasını arzu ettiğini düşünmekte fayda var. ABD Türkiye özelinde sanayi yatırımları ve altyapı üzerine destek konusunda istekli değildir. Bu aşamada 1953’de başlayan Sovyetler – Türkiye yumuşaması Demirel döneminde fiili desteklere dönüşür. Bu aynı zamanda kuzeydeki tehdidi yumuşatmak anlamında da Demirel hükümetinin istediği bir şeydir. Ama SSCB’nin güneyinde bir yumuşama doğal olarak ABD’nin takdir edeceği bir durum değildir.

SSCB ve Türkiye arasındaki ilişkilerin gelişimini kısaca hatırlamak gerekirse;

30 Mayıs 1953’te SSCB’nin Türkiye’ye verdiği nota ‘’ Sovyet Hükümeti Sovyetler Birliğinin Türkiye’ye karşı hiçbir toprak iddiasında olmadığını beyan eder.’’ cümlesi ile son bulmaktadır. Stalin’inin saldırgan tutumu Türkiye’yi ABD kucağına itmiş politik ve ekonomik ilişkiler yok denilecek noktaya gerilemiş, Türkiye kuruluş ideallerinden kopmuş, hızla kenar kuşak ülkesi olarak bağımlı bir yapıya dönüşmüş, Sovyetler de güneyden kuşatılmıştır. Ancak 1953 ‘de Stalin’in ölümünden birkaç ay sonra gönderilen bahse konu bu nota, ilişkilerin yeniden düzelmesinin başlangıcını oluşturmuştur.

Temmuz 1957 yılında İş Bankası ile SSCB bir cam fabrikası kurulması için antlaşma yapar ve Türkiye’ye 3,5 yıl boyunca üretilecek üründen alma garantisi verir. Bu ilişkinin kurulmasında daha önce Türkiye ile SSCB arasında 1925’te imzalanan dostluk antlaşması başta olmak üzere pek çok antlaşmanın imzacısı olan ve SSCB ile iyi ilişkiler kurulmasında önemli katkıları olan, Atatürk dönemi Dış İşleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras önemli bir rol oynar.

1958’de bu kez Sümerbank, bir Sovyet firması ile tekstil fabrikası anlaşması imzalar, 1950’de yaklaşık 400 bin ruble olan ticaret hacmi bu gelişmelerle birlikte 1958’de 18 milyon rubleye yükselir.

1960 ihtilali sonrasında kurulan Devlet Planlama Teşkilatı bünyesinde Birinci Beş Yıllık Kalkınma Planı yapılır. Sanayileşmeye ağırlık veren ithal ikameci ekonomik model devreye girer ve ülke sanayi için gerekli altyapı yatırımlarına ihtiyaç duyar. Bu noktada uzanan el Sovyetlerden gelir. Türkiye’nin yeniden sanayileşmeye ağırlık verecek şekilde planlı ekonomiye dönüşü, onun SSCB ile ilişkilerini de düzeltmiştir denilebilir.

25 Mart 1967’de iki ülke arasında bir antlaşma imzalanır, buna göre  yıllık 1 milyon ton çelik üretim kapasiteli İskenderun Demir Çelik Fabrikası; yıllık 200 bin ton üretim kapasiteli Seydişehir Alüminyum Fabrikası; Manavgat Hidroelektrik santrali; yıllık 3 milyon ton petrol üretme kapasitesine sahip Aliağa Petrol Üretim Tesisleri;  yıllık 120 bin ton asit üretim kapasitesine sahip Bandırma Asit Fabrikası; yıllık 28 bin ton üretim kapasiteli Artvin Ahşap Üretim Fabrikası; 270 bin kilovat saat elektrik üretim gücüne sahip Oymapınar Hidroelektrik Santrali’nin yapılması kararlaştırılmıştır. Demirel Hükümeti bu işletmelerin devreye alınmasını hükümet programına ekler. Türkiye coğrafyası kaynaklı olarak komşuları ile iyi geçinmek durumundadır, özellikle de kuzeydeki büyük komşu ile iyi ilişkiler içerisinde olması onun büyümesi ve gelişmesine yardımcı olacaktır, bu şekli ile de ABD ile daha dengeli bir ilişki içerisine girebilecektir. Ancak bu kararı verip uygulamak kolay değildir. Toparlayacak olursak, Demirel döneminde, 1960’ların sonuna doğru, Türkiye’nin büyük sanayi yatırımlarına destek Sovyetlerden gelir ve bu da ekonomik ve siyasi ilişkileri geliştirir.

Sol kanat ve İnönü kliği 1965 – 1971

Demirel’in genç yaşta başbakan olması ve dinamik bir yönetim sergileyerek sağı konsolide etmesi karşılığında İnönü’nün 1960 sonrasındaki performansı, Kıbrıs sorununda ABD’ye karşı elinin düşmesi, sol kanat içerisinde İnönü liderliğinin sona erdirilmesine yönelik eğilimleri arttırır. Buna paralel olarak popülist Demirel politikalarının yarattığı toplumsal çözülmeler ve rahatsızlıklar, iktidarın seçimlerle ele geçmeyeceği kanısını güçlendirir. Nitekim 1961 yılındaki seçimlerde DP izleri silinmemiş, aksine varlığını güçlenerek korumuş, koalisyonlar nedeni ile güçsüz kalan hükümetler ihtiyaç duyulan devrimsel dönüşümü sağlayamamış nihayetinde de 1965 seçimlerinde Demirel’in zaferi gelmiştir. Bu hali ile sol kanatta, Türkiye’nin devrimleri tamamlamadan demokrasiye erken geçtiği, eğitim ve bilinç seviyesi düşük, devrimlerini yerleştirememiş bir toplumda da demokratik seçimlerden devrimci bir hükümet programının çıkamayacağı yaygın kanı olarak yerleşmiştir. Çözüm olarak da devrim programını baskı altında uygulayacak otoriter bir yönetimin iktidarı zorla ele alarak, dönüşümü tamamladıktan sonra demokrasiye geçişi planlayıp uygulaması öne sürülmüştür. Böylelikle Türkiye ABD güdümünden de kurtulacak ve kendi politikalarını belirleyebilecek ve devlet kapitalizmi ile yoluna devam edecektir.

Bu eğilim İnönü açısından birçok risk barındırır; sol kanadın Kemalizm üzerinden Sosyalizme ulaşmak hedefi Sovyetlerin etkisine açık hale gelmesine yol açacaktır, ABD’nin de bölgede buna izin vermeyeceği düşüncesi ile hareketin yaratacağı çatışma ortamı İnönü’yü ürkütmektedir. Böyle bir yönetimin devamlılığında sorun vardır, üstüne otoriter bir rejim hedeflenmektedir, bu şekilde gerçekleşecek bir dönüşüm diktatörlüğe evrilme riski taşır ve bu baştan beri Türkiye’nin hayali değildir. Ancak sol kanat kendini zinde kuvvetler olarak tanımlamakta, gençlik ve aydın kesimde popülaritesini arttırmakta ve güçlenmektedir, nihayetinde anlaşılmaktadır ki 1962 ve 1963 darbe denemelerinden sonra da varlığını devam ettirmekte ve silahlı bir güç olarak büyümektedir. 60’ların son yıllarında da harekete geçmek için fırsat beklemektedir. Dickson raporuyla birlikte İnönü, ABD tarafından da tasfiye edileceğini görünce harekete geçer ve gelişmelerin kontrolünü elde tutmak için işin içinde olmak gerekliliğine inanır. Böylece sol kanat ile İnönü kliği güç birliğine girer ve darbe konsolidasyonunda İnönü kliği aktif görev alır. Madanoğlu, İrfan Solmazer ve Orhan Kabibay 1960 hareketinin önde gelen isimleri iken bu sefer sol cuntanın koordinasyonunu ve bağlantılarını sağlama görevi üstlenir. (Orhan Kabibay ilginç bir kişiliktir, 1960 ihtilalinde ordu mensubu olarak görev alırken, 1971’e giden süreçte sol kanadın bağlantılarını kuran kişilik olarak öne çıkıyor ve nihayetinde 1980 darbesi sonrasında konsey üyelerinin belirlenmesinde de kritik görevler alıyor. Tüm bu olaylar içerisinde de ne gözaltına alınıyor, ne tutuklanıyor ne de bir soruşturmaya uğruyor). Kemalistler ve sol-sosyalist kanadın İnönü kliği ile birleşmesi, bu üç kanadın yönetime birlikte el koyması fikrine dönüşür. Sol kanat her ne kadar güçlenmiş olsa da darbe yapıp bunu kontrol altında tutabilecek olgunluğa erişmemiştir. Benzer şekilde Kemalist kanat da kendini yeterli güce sahip olarak görmemektedir. Çare devlette etkisi bulunan İnönü kliği ile birleşmektir. Yöntem olarak DP’ye karşı başarı ile sergilenen toplumsal direniş seçilir.

Karmaşa kontrolden çıkıyor

Ancak şartlar 1960 öncesi gibi değildir. Madanoğlu’nun deyişi ile ABD’nin gözü açılmıştır. Masum öğrenci gösterileri, muhafazakâr karşıt grupların ortaya sürülmesi ile anarşik eylemlere dönüşür. Can kayıpları başlar. Bu karmaşanın Demirel iktidarını yıprattığı ve yönetim zafiyeti nedeni ile bir müdahaleyi haklı çıkaracağı kanısı sol cuntaya da, ABD yanlısı sağ cuntaya da  yerleşir.

ABD açısından Demirel artık eskisi kadar kontrol altında değildir. Sovyetler konusu dışında haşhaş ekimi de hegemonun istediği gibi yönetilmemektedir, sol kanadın yönetime el koyması işleri ABD açısından kabul edilmez bir noktaya getirecektir o hali ile Demirel düşecekse yerine ABD çıkarlarına uygun bir yönetimin gelmesi gerekecektir. ABD el yükseltir, akabinde karşı taraf da pozisyonunu alır.

Masum gençlik eylemleri, sağ cuntanın organize ettiği gençlik örgütlenmesinden silahlı yanıt görmeye başlayınca, Filistin’deki eğitimlerden sonra ordu malı silah ve cephanenin tedariki ile artık silahlı eylemlere dönüşür. İrfan Solmazer’in “Deniz Gezmiş ile Sarp Kuray’a mısır patlatır gibi bomba patlattırıyorum, nereye ne zaman bomba atacaklarına demokratik bir şekilde birlikte tartışarak karar veriyoruz” dediği bir döneme girilmiştir artık.

1970 itibarı ile gençlikteki kamplaşma devlet içerisinde de hissedilir noktaya gelmiştir. Kadrolar birbirlerini izler, haber alır. Sol eğilimli gençlik örgütlerin içinde artık sadece sol cunta değil ABD yanlısı sağ cuntanın da eli vardır ve sol örgütlerde mitoz bölünmeler başlar. Ordu içerisinde bu örgütlenmelerin izleri yoğun olarak görünür. Kimin ne tarafta kimin çıkarı için çalıştığı karışır. Ordu üst kademesinden devletin başına kadar yönetime el konulması şekil ve yöntemi açıkça konuşulur hale gelmiştir. Gelinen son noktada sol cuntayı ABD yanlısı sağ cunta deşifre eder ve hareket anı gelir.

9 Mart 1971’de ne oldu?

Sol cuntanın bir koalisyon olduğunu Kemalistler, sosyalistler ve Inönü ekibinin birlikteliğinden kurulu olduğundan bahsetmiştim. Bu kanatta işleri koordine eden üç önemli isim vardır. Birincisi Hava Kuvvetlerinden Aydın Kırışoğlu’dur. Tuğgeneral rütbesindeki Kırışoğlu hareketin dinamosu ve beynidir. Doğan Avcıoğlu ve İlhan Selçuk gibi aydınlarla koordinasyonu sağlar, yanısıra dönemin güçlü kişiliği ve sözde lideri Hava kuvvetleri komutanı Muhsin Batur’un da en yakınındaki kişidir. En önemli görevinin, darbe koordinasyonunu sağlamak ve hareketin Hava Kuvvetleri ayağını organize etmek dışında Muhsin Batur’u yönlendirmek ve kontrol altında tutmak olduğu da anlaşılıyor. Ancak darbe kaçınılmaz hale geldiği noktada şüpheli bir şekilde ağır bir hastalığa tutulur, durumu çok hızlı bir şekilde kötüleşir ve nihayetinde Muhsin Batur’un talimatı ile tedavi için Ingiltere’ye gönderilir, o Ingiltere’deyken 9 Mart vakası yaşanır ve ardından 12 Mart darbesi gelir. Mayıs 1971’de ülkeye dönen Kırışoğlu kendini karşılayan dava arkadaşlarına “bir tabancanız da mı yoktu? şeklinde sitem eder, darbeden çok kısa bir süre sonra da vefat eder. Dava arkadaşları hastalığı ve ölümünü şüpheli olarak değerlendirirler. Dönem ile ilgili anılar ve yazılarda Aydın Kırışoğlu’nun hastlalığı olmasaydı ve hareket içerisindeki etkinliği devam edebilseydi 9 Mart hareketinin başarılı olacağı belirtilmektedir.

Muhsin Batur ise farklı bir kişilik olarak ortaya çıkar. Anılarından ve hakkında yazılanlardan anlaşılıyor ki ideolojik derinliği yoktur, olaylar onu bir yerlere getirmiştir daha da ileri olarak hareket içerisindeki etkin kişiler onun yükselmesini organize etmişlerdir. Yani görünenin aksine cuntanın lideri değildir.  Anılarında da fark edileceği üzere kariyer hırsının zirvede olduğu anlaşılmaktadır. Böyle bir organizasyon için bu durum önemli bir açık noktayken sol cunta bunu yönetebileceğini düşünmüş olmalıdır. Askerlik kariyerinin başlarında Dersim harekâtında özel görevler almıştır, 1960 ihtilalinde de Menderes’i gözaltına alan ekibin içindedir, dolayısı ile önemli olaylar içerisinde yer almış, güven kazanmış ve önemli ilişkilere sahip olmuştur. Ön plana çıkma hevesi de cuntanın planlarına uygun olarak hedeflenen noktaya gelmesini sağlamıştır. Bu şekli ile 1960’lı yıllarda hızlı yükselişi başlamış ve ordu içerisindeki sol cuntanın adamı olarak sivrilip Hava Kuvvetleri Komutanlığı’na kadar getirilmiştir. Planlanan darbe sonrasında öngörülen hükümetin başı olarak görev biçilmiştir. İşlerin zorlaştığı dönemlerde de teamüllere aykırı olsa bile Genel Kurmay Başkanlığı’na kadar ulaşmanın yollarını yine sol kanat desteği ile zorlamış ve en nihayetinde ordudan ayrıldıktan sonra senatörlüğe geçip 1970’lerin ikinci yarısında CHP’nin adayı olarak sürekli tekrar eden ve bir türlü sonuca ulaşmayan Cumhurbaşkanlığı seçim turlarına katılmıştır. Muhsin Batur’un 9 Mart’a giden süreçte ani ve kritik ABD ziyareti dikkati çeker. Sonrasında 9 Mart’ın başarısızlığı üzerine etkisi büyük olan iki kişiden biri olarak ortaya çıkar. Sol kanat ile ilişkisi 12 Mart sonrasında da ileri geri devam eder. Ancak sol cunta tarafından genel olarak güvenilir biri olarak tanımlanmazsa da, bu görüş ancak işler sarpa sardıktan ve başarısızlık geldikten sonra yüzeye çıkar.

Sol cuntanın Kemalist kanadında Celil Gürkan etkindir. Görevi Kara Kuvvetlerini organize etmektir. Birlikte olduğu ekibin cunta ile bağını Orhan Kabibay’ın sağladığını anılarında yazar. Hava Kuvvetleri gibi Kara Kuvvetleri komutanı da sol cuntanın desteklediği Faruk Gürler’dir. Ancak Gürler yeteri kadar güvenilir değildir, amacı daha çok oluşacak yeni dönemde pozisyon sahibi olmaktır, ordu içinde sevilen bir komutan olması cuntanın onu desteklemesine neden olur. Darbenin başarısı Kara Kuvvetlerinin etkin bir şekilde harekete destek vermesini gerektirdiği için Gürler’in kontrol altında tutulması önemlidir ancak kuvvetin başı genel bir oyalama ve karasızlık içerisindedir.  Faruk Gürler 9 Mart toplantısını kuşkulu ve tereddütlü davranışları ile paralize eder ve 12 Mart’a yol verir. Kısa dönemli Genel Kurmay başkanlığı sonrasında Cumhurbaşkanı olacağı vaadi ile kuvvetten istifa eder ancak senatörlükle yetinmek zorunda kalır, kısa bir süre sonra da hayattan ayrılır.

9 Mart’a giden süreçte sol cunta içine Korgeneral Atıf Erçıkan sızmış ve hareketin askeri kanadını ABD cuntasına deşifre etmiştir. 12 Mart sonrasında bu nedenle de evi bombalanır. Atıf Erçıkan, Talat Aydemir olaylarında da benzer görevler üstlenerek darbe girişimlerinin boşa çıkmasında etkin görev almış biridir. Bu sebeple Deniz Kuvvetleri kanadı darbe öncesinde ısrarla Atıf Erçıkan’ın cunta organizasyonundan çıkarılmasını ister ancak Erçıkan’ın İnönü kliği bağlantısı, rütbesi ve görevi nedeni ile sahip olduğu etki alanı dolayısı ile hareketten dışlanması gerçekleşmez. Kara Kuvvetlerinin koordinasyonunu sağlayan Celil Gürkan, 12 Mart darbesinden hemen sonra ordudan emekli edilir ve 1973 yılında tutuklanır, elleri zincirlenir ve işkence ile ün salmış Ziverbey Köşkü’ne gönderilir. Amaç Faruk Gürler ve Muhsin Batur dahil tüm bağlantıların Celil Gürkan’dan alınacak ifade doğrultusunda tasfiye edilmesidir. Ancak Gürkan bilgi vermez ve sol kanadın baskısı ile Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk’ün devreye girmesi sonucu serbest bırakılır. Anılarında 9 Mart’ın Hava ve Kara Kuvvet komutanlarının desteği olmadan yapılıp yapılamayacağını sorgulamıştır. Sol cunta içerisindeki sosyalist kanat bunu mümkün görürken Celil Gürkan aynı kanıda değildir ve rütbesinin kuvveti yönlendirmeye yetmeyeceğini düşünmektedir. Dolayısı ile Gürler ve Batur’un hareketi ortada bırakmasından sonra yetkiyi üstüne almaz, kan dökülmesi yerine mücadelenin geri planda yürütülmesini tercih eder.

Deniz Kuvvetlerinin koordinasyonundan sorumlu olan Tuğamiral Vedii Bilget ise sosyalist kanadın lideri olması dışında açık kaynaklardan anlaşıldığı şekli ile cuntanın istihbarat faaliyetlerini de yönlendirmektedir. Vedii Bilget 1962 ve 1963 darbe girişimlerinden sonra ordudan çıkarılan Harbiyelilerin iş ve sosyal hayata tutunmalarına destek vermesinden başka çok önemli görevler de üstlenmiştir. Bunların başında da ABD’den gizli bir şekilde, Johnson mektubundan sonraki süreçte, sonradan Kıbrıs Harekatında kullanılacak olan çıkarma gemilerine tank motorlarının takılması ve işler hale getirilmesi gibi başarıları vardır. Yakın çalışma ekibinde yer alan Erol Bilbilik’in açıklamasına göre de Teşkilat-ı Mahsusa benzeri gizli bir yapılanma ile ordu içerisinde etkin olmaktadırlar, buna örnek olarak da Erol Bilbilik, Eşref Bitlis ve Güven Erkaya’nın kendi tarafından yemin ettirilerek organizasyona dahil edildiğini, bunlara benzer rütbelilerin de henüz hayatta olması dolayısı ile açıklayamayacağını ama bu şekli ile ortaya çıkarılamamış önemli bir derinliğe ulaştıklarını belirtmektedir. Vedii Bilget’in işi Kuvvet Komutanı açısından biraz daha zorludur çünkü dönemin Deniz Kuvvetleri Komutanı ABD yanlısı cuntaya açıktan destek vermektedir.

Sol kanatta önemli isimler bu şekilde özetlendikten sonra 9 Mart’a giden süreçte neyin değiştiğini ve sol cuntanın neden başarısız olduğunu değerlendirmek gerekiyor. Önce 1960 darbesinden öğrenilenler ve sonrasında da Talat Aydemir olayından alınan derslerle sol cunta hükümet darbesinin organize ve planlı olacak şekilde, toplumun aydın kesimi ile de iletişim içerisinde ve gençlik hareketleri ile birlikte koordine edilmesine karar verir. Bunun için de orta-uzun vadeye yayılan bir strateji uygular. 1970 itibarı ile de Kara ve Hava Kuvvetlerinde kazanılan etkinlikle birlikte artık harekete geçme zamanının geldiğine inanırlar. Bu arada ABD yanlısı sağ cuntanın da hazırlıklarını arttırdığını ve pozisyonunu güçlendirmeye çalıştığını görürler. Bu nedenle bir şey yapılacaksa artık 1971 başında yapılmalıdır. Muhsin Batur’un anılarından anlaşıldığı kadarı ile de darbe sonrası ortaya çıkacak hükümet modeli şekillenmiş, darbe sonrası rejimin de otokratik sol bir rejime dönüşmesi planlanırken, devlet aygıtının da ABD’nin elinden tamamen geri alınması amaçlanmıştır. Bu ortamda arka planda pazarlıklar devreye girer. Sol cunta içerisinde İnönü’ye yakın kanadın en büyük korkusunu sağ cunta körükler buna göre solun darbesi başarılı olursa ülke ikiye bölünecek, iç savaş başlayacak bu ortamda da SSCB boş durmayacak ve Türkiye’yi fiili olarak etkisi altına alacaktır. Bu askeri müdahaleye kadar gidebilecek ve ABD de Türkiye’yi korumayacaktır. Tehdidin arkasından ABD yanlısı sağ cunta yeni bir teklifle gelir; buna göre karşılıklı güç mücadelesi yerine devleti birlikte yönetelim derler. Böylece ABD karşı tarafa ödün vererek devlet yönetiminde alan açacaktır. Bu noktada İnönü kliği Kemalist ve Sosyalist kanattan kopar, ABD yanlısı cuntanın teklifini kabul eder. Atıf Erçıkan Genel Kurmay başkanı Memduh Tağmaç ile 8 Mart 1971 günü bir görüşme yapar bu görüşmeden sonra Gürler ve Batur ile görüşür ve ikiliyi uzlaşmaya ikna eder. Gürler ve Batur’un rütbeleri ve dolayısı ile etkinlikleri açısından bu fikre ikna edilmeleri sol cuntanın hareketini durdurur. Sol cunta elini çabuk tutmak amacıyla 9 Mart 1971 günü darbe için düğmeye basmak ister ve Gürler ve Batur’u baskı altına alarak harekete geçilmesi kararını Hava Kuvvetlerinde organize ettikleri toplantıda çıkarmak isterler. Ancak Gürler ve Batur cuntayı oyalar ve toplantıyı binbir stres altında bitirir ve ertesi gün yapılacak olan yüksek komuta konseyi toplantısının beklenmesini söyleyerek toplantıdan ayrılırlar. Bu noktada darbeyi küçük rütbeli subayların yapması gerekecektir ancak bunun da başarıyı getirmeyeceği ve topyekûn tasfiyeye sebep olacağı düşüncesi ile harekete geçilmez. Paralize edilen sol cuntanın bağımsız hareketini önlemek üzere de 12 Mart’ta bilindik muhtıra ile hükümet devrilir ve asker kontrolünde yeni bir hükümet göreve başlar. Muhtıradan birkaç gün sonra da sol cunta içerisinde etkin olan 13 isim ordudan emekliye sevk edilerek tasfiye edilirler.

İşte bu andan itibaren anlaşma doğrultusunda zorunlu olarak “birlikte yönetmeye” yönelik birtakım değişiklikler olur. Buna örnek olarak MIT’in başında o dönem ABD’ye yakınlığı ile bilinen isim olan Fuat Doğu 27 Mart 1971’de görevinden ayrılır, sonrasında 12 Eylül Darbesinde etkin görev alacak olan Nurettin Ersin’in 2 yıl görev yapmasından sonra sol kanada yakın olan Amiral Bahattin Özülker MİT’in başına geçer ancak 9 ay sonra Samsun’da otel odasında ölü bulunur.

Aslında ABD yanlısı sağ cunta 12 Mart ile zaman kazanmış ve müdahaleden sonra zaman içerisinde inisiyatifi ele alarak aşama aşama sol cuntayı tasfiye etmiştir, bu şekli ile solun gücünü kırar, bazı dönemlerde de sol kanat kısa dönemli mevziler kazanır ancak uzun soluklu olamaz.  Olan biten içerisinde artık İnönü liderliğine güven kalmamıştır, süreç içerisinde Bülent Ecevit’in görevi devralmasına yönelik destek verilir. Sonuçta İnönü devreden çıkar ve bir dönem kapanır. Süreç içerisinde Fahri Korutürk’ün Cumhurbaşkanlığı görevini almasının sağlanması, sol kanat için önemli bir kazanım olsa da ABD yanlısı kanadın etkinliği oranında sol kanadı adım adım ezmesi ve tasfiyesinin önüne geçilemez. CHP içerisinde hiziplerin ortaya çıkmasını da bu bakış açısı ile değerlendirmek doğru olur. Bu sayede Ecevit’in CHP içindeki etkinliği düşürülür, seçimlerde mutlak başarı kazanması engellenir (bu hizip organizasyonunun ucunun 2010 yılındaki kaset skandalı ile açığa çıktığını ve o tarihe kadar hangi kritik konularda nasıl yönlendirildiğini hatırlamakta fayda var). Demirel ABD için yeniden kullanışlı ve makbul siyasetçi olur ve dönem Demirel’in ABD’nin etki alanında siyaset yaptığı bir evreye girer. Demirel’in Milliyetçi Cephe yönetimleri, Cumhurbaşkanlığı seçimlerini sabote etmesi, Erbakan’ın çıkışları, siyasi arenada karmaşayı körükler. Bu gibi manipülasyonlarla Kıbrıs başarısı CHP için tam yetkili bir hükümet gücüne dönüşmez. Üstüne ambargo ile başlayan ekonomik sorunlar siyasi tabloda durumu oldukça karışık bir hale getirir. Yani aslında artan kaos sayesinde, “birlikte yönetelim”,ben yönetmeye devam edeceğim”e dönüşmek üzeredir.

1980 darbesine doğru koşar adım

1975 ‘den sonra iki taraf arasında bu mücadelenin dozu artar ve sokaktaki şiddetle de kendini gösterir. Bu şekli ile 1971-1980 arasındaki dönemde bu topraklarda ABD ve Türkiye arasında istihbarat savaşları yaşanmıştır diyebiliriz. Yukarıda bahsettiğim siyasi karmaşa ve ekonomik bunalımlar dışında  sokağa dökülen silahlı çatışma maalesef o dönem Türk gençliğinin heba olmasına, insanların can ve mal güvenliklerinin ortadan kalkmasına yol açar. Yazımın başında anlatmış olduğum hatıralarım işte bu süreç sonunda Türkiye’nin vardığı noktadır.

1980’e doğru giden süreçte sol kanadın etkisinin yavaş yavaş ortadan kalkması, mücadelenin sokaklara sıçraması ve iç savaşa dönüşmesi, bu taraf için başarı şansını oldukça zora sokmuş görünmektedir. Seçilen mücadele yöntemi de başarıdan uzak bir şekilde kontrolden çıkmak üzeredir. Üstüne meclisteki bölünmüşlük de yönetilemez hale gelmiş, Türkiye ekonomik olarak çıkmaza girmiştir. ABD açısından da durum her ne kadar karşı tarafı etkisizleştirmede mesafe almış olsa da parlak değildir. NATO içerisinde asker adedi bakımdan çok önemli bir güç olan Türk ordusunda hiyerarşi sorunu devam etmektedir, olası bir NATO-Varşova Paktı çatışmasında bu dağınıklık Rusya’ya güneyden karşı koymada sorun yaratacaktır.  Kenar kuşakta SSCB karşısında önemli bir cephe olan Türkiye, dönemin gelişen bölge şartlarında mevcut ekonomik yapısı ve kilitlenen yönetimi ile İran örneğinde olduğu gibi elden çıkma riski yaratmaktadır. Kıbrıs çıkarması sebebi ile uygulanan ambargo Türk ordusunun ikamesine de zarar vermektedir. Mücadelenin yeni bir uzlaşma ile sona erdirilmesi iki tarafın da hayrına olacaktır.

Böylece 12 Eylül müdahalesini yapacak kadro organize edilir ve yeni bir uzlaşma ile yönetime el konulur. Yeni bir dönem başlarken sol kanat, radikal unsurlardan ayıklanır ve ulusal kanada dönüşür, ideolojik duruş değişir ve mücadelenin yeniden başlaması için güç toplamaya başlar, bu süre yaklaşık 10 sene sürer bu dönemde de ABD yanlısı taraf Türkiye’de yeniden güç ve yaygınlık kazanır.

9 Mart olayının eleştirisi ve sonuçları

Ana söylemin “Tam Bağımsız Türkiye” olduğu, bu bağlamda en önemli hedefin devleti ABD’den geri almak olan 1960-1971 döneminde, 9 Mart’a giden süreci tetikleyen Yön hareketi içerisinde takip edilecek yoldaki ayrışmayı Mümtaz Soysal 1986 yılında şöyle aktarıyor: “Türkiye’nin yönü, bağımsızlıktan, planlı ve hızlı kalkınmadan, yapısal değişikliklerden uzaklaşan, her şeyi oluruna hatta daha da kötüsü başkalarının oluruna bırakan bir yol olmamalıydı. Ancak doğru bildiğimiz yöne nasıl gideceğimiz konusunda aramızda tam bir görüş birliği yoktu. Kimimiz hızlı ve kestirme çözümleri, kimimiz de yığınların bilinçlenip örgütlenmesine dayalı yavaş ve uzun çözümleri beğenmekteydik

Sivil kesimde Doğan Avcıoğlu liderliğinde organize olan sol cunta, parlamenter rejimin Türkiye’deki toplumsal yapı nedeni ile devrimsel dönüşümlere izin vermeyeceğini, emperyalist emellere de bu nedenle karşı koyamayacağını ileri sürer. Kalkınmanın da merkezi planlama ile devlet kontrolünde ve bizzat devlet eli ile gerçekleşebileceğini, bunun dışında bir yolun başarı şansı olmadığını düşünürler. 1946’dan beri çok partili siyaset denenmiş ve başarılı olunamamıştır.  Hızlı ve kesin bir dönüşüm sağlayacak otokrat bir rejime geçmek için zaman kaybetmenin anlamı yoktur, aksi durumda ABD yanlısı güç odağı harekete geçecek ve tasfiyeye başlayacaktır.

Hızlı ve kestirme çözüm isteyenler bu şekli ile ön alır, aslında büyük bir risk de almışlardır, nitekim hayal ettiklerini elde edemezler, süreç 12 Mart, arkasından 12 Eylül’e evrilir. Hedef birkaç mevziiyi tutma dışında gerçekleşmez. Türkiye çok önemli yıllarını ve insanlarını kaybeder, bir dönem gençliği heba olur. İzleri 2020’li yılların politik kültürüne sarkan derin ideolojik ayrışma ve kamplaşmalar ortaya çıkar. Ulusal güç odağı çok büyük mevzi kaybeder. Bu mevzi kayıpları 1990’lardaki siyasi cinayetlerle birlikte zirveye ulaşır. 1980 askeri darbesi toplumda çok ağır yaralar açar, süreç toplumun ve rejimin ana damarlarının kesilmesine kadar uzanır.

9 Mart 1971 hareketinin yani dönemin sol cuntasının sivil ve askeri kanatta dinamik gücü sosyalistlerdir. Doğan Avcıoğlu’nun Yön ve Devrim yazılarında çok partili demokratik parlamenter sisteme inancı olmadığı net şekilde ifade ediliyor. Çözüm olarak tek bir devrim partisi altında, sosyalist ekonomi programına sahip otoriter bir rejim öneriliyor. Böyle bir yönetimin de parlamenter rejim altında gerçekleşme imkanı olmaması nedeni ile hızlı ve kesin çözüm olarak “zinde güçlerin” yönetime el koymasını arzuluyor. Avcıoğlu geniş halk kitleleri içerisinde böyle bir talep olmadığının farkında, bu nedenle hayal ettiği yönetime ulaşmak için mevcut sistemin tıkanması ve yönetilemez hale gelmesi gerektiğini biliyor. Yukarıda bahsettiğim şekli ile sağ ve sol cuntaların faklı ajandaları olsa da, bu noktada iki taraf da Demirel hükümetinin başarısızlığı için çaba gösteriyor ve bunu bahane etmeye çalışıyorlar. Biraz ütopik bulduğum şekli ile sosyalistlerin kendilerine 1917 Ekim devrimini şablon olarak aldıklarını düşünüyorum. Rusya’daki Sosyalist devrim, 1905 devrimi  ile tetikleniyor. 1905’deki devrim, 1917 Şubat’ında bir başka devrimle yeni bir yola evriliyor ancak karışıklıklar organize şekilde artıyor ve oluşan kaosta en örgütlü olan taraf yani bolşevikler Ekim 1917’de iktidarı ele geçiriyorlar, yani genel kanı dışında Rusya’da büyük kitleler komünist bir rejim peşinde değildir ama oluşan kaotik ortamda çoğunluk olmamalarına rağmen en örgütlü güç olan bolşevikler ideolojilerini dayatma fırsatını buluyorlar. Sol cuntanın sosyalist kanadının dönemdeki kaos tansiyonunun arttırılmasıyla benzer bir sonuca ulaşmayı hedeflediğini düşünmek yanlış olmaz. Ancak bu kaos ortamının sağ cunta tarafında da benzer bir amaç ile kışkırtıldığı, hatta planlandığını, solun da buna ayak uydurduğunu değerlendiriyorum.

1971’e uzanan süreç içerisinde gençlik liderlerinin eline silah tutuşturulması ayrı bir kayıp ve çok büyük bir yanlıştır, bu yanlışın sonraki süreçte radikal solun silahlı direnişi tek yol olarak görmesine yol açtığını ve demokratik mücadelelerin önünü tıkadığını düşünmek lazım. Halbuki dönemin gençlik hareketleri silahlı eylemlerle ilişkilendirilmeseydi ve tüm baskılara ve sert tepkilere rağmen barışçıl hareketler olarak devam etseydi etkisi ve sonuçları uzun vadeye yayılsa bile daha kuvvetli ve başarılı olurdu. O hali ile Türkiye’de sol/sosyalist taban oluşma ve güçlenme imkanı bulabilirdi, ya da en azından demokratik kültür daha sağlıklı gelişirdi. Nitekim ABD’de aynı dönem içerisinde ortaya çıkan savaş karşıtı veya siyah toplumun haklarını savunan eylemler yönetimin şiddet içeren ağır tepkisine rağmen silahlı direnişe dönüşmedi ve inatla devam etti. Sürecin sonunda ABD Vietnam’dan çekilirken, o dönemdeki demokratik eylemlerin bugün ABD’de “konuşma özgürlüğü” kültürüne önemli bir katkı yaptığı, ırk ayrımcılığına ve kadın-erkek eşitliğine yönelik kalıcı bir hafıza oluşturduğunu kabul etmek gerekir.

Türkiye’de 2013 yılı Mayıs sonunda ortaya çıkan Gezi eylemleri de katılımcılarının ağırlıklı olarak genç beyaz yakalılardan oluşması nedeni ile bir çeşit gençlik hareketi sayılabilir. Bu olaylarda eylemciler belirli bir ideoloji etrafında toplanmadı, çevresel kaygılardan başlayarak yönetimin yanlış uygulamalarına bir karşı çıkış ve ses yükseltme olarak gelişti ve büyüdü. Gezi eylemlerini yönlendiren ve planlayan örgütlü bir yapı olmaması ile birlikte göstericiler silahlı eylemlerden özenle uzak durdu. Olaylar şiddet göstererek ve kan dökülerek bastırılmasına rağmen toplum hafızasında barışçıl ve etkili eylemler olarak yer aldı ve bir kuşağı etkilediğine şüphe yok. Nitekim 2019 yerel seçimlerindeki yönetim değişikliklerinde de bu eylemlerin izlerini aramak doğru olacaktır. Özellikle Istanbul seçimlerinde CHP adayının kısa propaganda dönemine rağmen kazandığı başarı ve elde ettiği popülariteyi Gezi’den gelen demokratik dip dalga olarak yorumlamak mümkün. Aynı şekilde 6 Şubat 2023 Kahramanmaraş merkezli deprem sorasında sivil inisiyatifin devleti beklemeden organize olup deprem bölgesine yardım yığmasını da buna örnek olarak gösterebiliriz. Doğan Kuban hocanın deyimi ile Türkiye’de eğitimli , meslek sahibi ve işini iyi yapan bir “Kaya Sınıfı” oluştu. Bunlar barışçıl eylemlerle ortaya çıktılar ve bu kaya sınıfının siyasette, toplum ve çevre konularında etkisi gün geçtikçe artacak gibi görünüyor.

Bunun dışında 9 Mart darbesi başarılı olsaydı ne olurdu diye de akıl yürütmekte fayda var. Hedeflenen yeni rejim/yönetimle belki devlet ABD’den geri alınabilecekti ama yönetim baskı rejimiyle olacağı için demokrasi kültürü yerleşmeyecek, kapalı ekonomi içerisinde hayal edilen kalkınma mümkün olmayacak ve çok büyük ihtimal ki birbirini deviren diktatörler peşi sıra iktidara gelip hegemonların yeni oyuncakları haline gelecekler ve belki de Irak, Suriye, Libya ya da Iran benzeri bir karmaşanın içerisine yuvarlanıp gidecekti. Acı şekli ile 19 ve 20yy’da  tecrübe ettiklerimiz doğrultusunda modern çağda Anadolu coğrafyasında diktatoryal rejimlerin artık yaşama şansı olmadığını anlamak gerekiyor, bir dönem hayat şansı bulsa da süreç sonunda yıkıma yol açıyor ve sonuçları hesaplanandan çok farklı noktalara geliyor.

Avcıoğlu’nun parlamenter sistemde tutucu güçler koalisyonunu alt etmeye yönelik yılgınlığı ve inançsızlığı dışında silahlı kuvvetler içerisindeki Kemalist ve Sosyalist eğilimlerin harekete geçme arzusu kestirme yolu deneme kararında mutlaka etkili olmuştur. Ancak Mümtaz Sosyal’ın önermesi öne çıksa ve buna göre uzun soluklu bir strateji uygulansaydı ne olurdu diye düşünmek de gerekiyor. Hızlı ve kestirme çözümler yerine yavaş ve uzun çözümler tercih edilse ve hareket planlı ve akılcı bir şekilde zamana yayılsaydı, çok farklı bir Türkiye’ye ulaşmış olacaktık.

Bugünden bakınca Yön hareketinin dünya ekonomisindeki evrime göre zaman içerisinde değişiklik göstermesi gereken yaklaşımları ve değerlendirmeleri vardır. Bu önermeler zamana yayılan bir planda iyileştirilip realiteye uygun hale getirilebilirdi. Her şeyden ötesi merkeze aldığı Kemalist vizyonun “bilimi”, “liyakati”, “insan yaratıcılığını” ve “humanizmi” ön planda tutan yönünü keşfetmeleri soruna yaklaşımlarındaki yanlışları toparlayabilirdi.  Bahse konu uzun dönemin de 30-40 yılı bulmayacağı dolayısı ile bir ülke için çok büyük bir zaman aralığı sayılmayacağını değerlendirmek mümkün. Dolayısı ile fikir, “aksiyonu öne alan” kesim tarafından hızla ve kolayca tüketilmiş, “aklı öne alan” kesim bu tutum sebebi ile çok büyük yara almıştır. Gün itibarı ile de Yön hareketinin tespitleri ve öne sürdürdüğü çözüm önerileri meraklı gözler dışında fark edilmeyen nostaljik bir fikir yürütme olarak tarihin tozlu raflarında kaybolup gitmiştir. Bunun yanısıra Türkiye 1980 itibarı ile büyük bir savrulma yaşamış, 1990’ların ortalarına doğru yeniden var-yok olma savaşına girmiştir.

1980 Sonrası Türk Amerikan çatışmasının seyri

12 Eylül 1980 darbesinin ülkedeki karışıklığı sona erdirmek için iki güç odağı arasında yeni bir uzlaşma sonucu olarak organize edildiği savında bulunmuştum. Ancak ulusal güç odağı 1971-1980 arasında mücadeleyi sürdürecek kuvvete artık sahip değildir. Buna rağmen hegemonun atakları ve ülkeyi içine soktuğu çıkmaz, rakibini yıpratmıştır ama kendine de zarar verme noktasına gelmiştir. Bu nedenle bir uzlaşma ile çatışmayı sona erdirmek her iki tarafın da lehinedir. Kenan Evren ismi etrafında organize edilen uzlaşmalı müdahale sonrasında hegemon güç odağının talepleri ağırlık kazanır, öte yanda ulusal gücün tek kazancı varlığını devam ettirecek bir sahaya sahip olmaktır. Kendi kabuğuna çekilir ve güç toplar.

1984’de emperyalist güç odağı için çok kullanışlı bir aparat olan ırkçı terör örgütü sahneye çıkar. Organizasyon 1978 yılında Suriye’ye aktarılmıştır. Örgütün başındaki kişinin devlet içerisindeki bir takım odaklarla ilişkileri yazılır çizilir. Bu odakların özel çabaları sonucu hareketin eylemselliği artar ve dönem dönem güç kazanır, nitekim 1990’larda terör eylemleri şehirlere iner ve bölünmeye ramak kalır. Ancak bu aşamada ulusal güç odağı devreye girer ve izleri 2000’li yıllara sarkacak yeni bir mücadele başlar. Bu araya girişle birilikte Türkiye’nin soğuk savaş sonrası rotasının da çizilmesi hedeflenir ancak bu rota hegemonun istediği rota değildir.

2000’li yıllarda maalesef Türk radikal solu emperyalizmin kullanışlı aracı olan ırkçı-faşist terör örgütünün söylem ve uygulamalarının savunucusu ve yancısı durumuna düşecektir. Türkiye’de sol hareketler bu aparatın oyun alanına kıstırılır, sosyalist mücadelenin ana söylemleri artık ön planda değildir, sol siyasette var olabilmek için devlet ile silahlı mücadele eden ırkçı terör örgütünü ve eylemlerini desteklemek ilk şart haline gelir. Sol, 1960-1971 döneminin milliyetçi söylemlerini artık terk etmiştir. Popüler söylemle milliyetçiliğin her türlüsü red edilmeli ve Türk halkına özel bir “kimliksiz” yaşam önermesi yapılmalıdır. Ancak bu yeni kuşak sol’un “radikal demokrat” olarak tanımladıkları ırkçı-faşişt örgütün, emperyalist bağlantıları ve milliyetçiliği bu sol kesim için çelişki değildir. Bu noktada kendini sol-sosyalist olarak tanımlayan çevrelerin Türkiye’nin tüm sosyal sorunlarına “emperyalist batı” gözlüğü ile bakmaları dikkatlerden özenle kaçırılmaktadır. Özetle solun hafızası silinmiş, 1980 sonrası yeni bir hafıza, kimlik ve misyon yüklenmiştir.

1980 yılındaki darbe yardımıyla Türkiye uluslararası ekonomik sisteme bağlanır. Ancak ulusal güç odağının her zaman bir tehdit unsuru olması ve Sovyet sisteminin yıkılması sonrasında Türkiye’nin pozisyonunu sorgulamaya ve yeni düzene ayak uydurmaya çalışması, hegemon güç odağında büyük rahatsızlık yaratır. Bu hali ile mücadele tekrar alevlenir. Ayrılıkçı terörün emperyalist odaklarca açık bir şekilde desteklenmesi ile birlikte 1990’larda ülkenin bütünlüğünün ciddi tehdit altına girdiğini biliyoruz. Paralelinde, aynı yıllarda Kemalist çevrelere yönelik ağır bir saldırı da başlar. Bu dönemde üst düzey emekli subaylara yönelik suikastler, Kemalist aydın suikastleri ile eşgüdümlü olarak yönetilir. Toplumu infiale sürükleyecek iç karışıklıklar çıkarılır. Ulusal güç odağı askeri alanda kısıtlı da olsa karşı hamlelerini uygulamaya başlar. Güneydoğu bölgesi ve Irak ağırlıklı olmak üzere askeri harekatlarla terör örgütü zayıflatılırken 1990’ların ortasında Türk donanması kendi savaş gemisini üretme programına başlar (MİLGEM). Kabuğundan sıyrılmaya başlayan ulusal güç odağı bu dönemde düşünce kuruluşları kurup yayınlar yaparken Atlantik sistemine karşı Avrasyacılığı ve çok kutupluluğu öne alan bir stratejiyi ortaya koyar. 2000‘li yıllara girerken her türlü zorluğa rağmen toparlanma mümkün olmuş, Ecevit koalisyonla da olsa iktidara geri gelmiştir. Ancak 2002 seçimleri ile birlikte değişen siyasi yönetim vasıtası ile demokrasi perdesi altında başta Türk donanması ve sonrasında Türk ordusu ciddi bir saldırıya uğrar. 15 Temmuz 2016 darbe girişimi sonrasında hegemon güç Türkiye’deki inisiyatifini kaybeder, ve Türkiye ABD etki alanından büyük ölçüde sıyrılır, ancak yola devam etmek için ulusal güç odaklarının mevzileri yeterli değildir. Şartlar yönetimden “elde kalanlar” ile, ulusal güç odağının marjinal kesimini “niyet” koalisyonu kurmaya iter. Fikirsel olarak ayrı dünyalara sahip ve hedefleri faklı olan, uygulamalarda çelişkilerin ortalığa saçıldığı, birbirine benzemeyen bu koalisyonun zorunlu birlikteliği 2023 yılına kadar iniş çıkışlarla, iç çatışmalarla devam eder.

Bu şekli ile bu birlikteliğin taraflarının herbirinin hayallerindeki gelecek ile ilgili farklılıklar mevcuttur ve paralel olarak dünya güç eksenindeki kayma, ekonomik zorluklar ve  jeopolitik kırılganlıklar nedeni ile bu birlikteliğin 2023 yılı sonrasında devam etmesi pek mümkün görünmemektedir. Ancak özellikle niyet koalisyonundaki marjinallerin 2023 sonrası için yeterliliği ve hazırlığı konusunda elde veri olmaması dolayısı ile sürecin nereye evrileceğini kestirmek pek mümkün değil. Şubat 2023’de yaşanılan deprem felaketinde görüldüğü üzere devlet reflekslerindeki düşüş, organizasyondaki aşınma, ekonomik şartlar, devletin dar bir ekibin yönetimine girmesi, baskı yönetiminin dozajının artması bu “niyet” koalisyonunu çıkmaza sokmuş durumdadır, tüm bunların nihayetinde de toplumsal tabanı kaybetmek üzeredirler. Birliktelik zorunluluklar dolayısı ile devam ederse, Türkiye’nin önümüzdeki 5 yılı sağ-salim çıkarabileceğini düşünmek de aşırı iyimserlik olacaktır.

Sistemin en büyük defosu: Siyasi Partiler

1980 darbesinin kurduğu yeni düzen, emperyalist güç odağının istekleri doğrultusunda toplumun her alanını sıkı denetim altında tutmayı hedefler. Buna göre demokratik hayata geçilse bile baskı rejimi devam etmelidir. Bunun için de siyasi partilerin rahat yönetilmesi/yönlendirilmesi gerecektir. Formül Siyasi Partiler Kanunu ile netleşir. 1980 öncesi de anti-demokratik yapılara sahip bu organizasyonlar anayasada belirlenmiş şekli ile kalıcı şekilde oligarşik yapılara dönüştürülür.

Yasal olarak demokratik düzen baskılanırken, siyasi partilerin iç yapılarında da oligarşik yönetim yolu ile demokratik kanallar tıkanır. Merkez soldaki ana damar olması gereken SHP sonraki şekli ile CHP, mezhep ve/veya etnik kökeni uygun olmayan siyasetçiye ilerleme yolunu kapatmıştır. Bu organizasyonda üst basamaklarda bu özelliklerin olması liyakatin önüne geçer. Öte yandan Ecevit’in 1980 sonrası kurduğu ve binbir özveri ile büyüttüğü DSP ise liderin ve eşinin tercihi olarak dar ve liyakatsiz, lidere koşulsuz bağlı kadrolarca yönetilir. Parti içerisinde herhangi bir dinamik istenmez. Merkez sağ partilerde durum daha da vahimdir. Yönetimler entelektüel seviyesi düşük liderlerin elinde, parti organları ise çıkar odaklarının etkisindedir. Bu hali ile Türkiye’de siyasi partilerde idealist genç insanlara yer yoktur. Dahası kendini Kemalist olarak tanımlayan kesimin herhangi bir siyasal organizasyonda bulunma ya da kendini ifade ederek ilerleme imkanı kalmamıştır. Aksi iddia edilse de 1938 sonrasında Kemalist kesim için Türkiye’de siyaset kanalları kapatılmıştır. Bunu deneyenler ya tasfiye olmuştur ya da şiddet eylemleri sonucunda ortadan kaldırılmıştır. Dolayısı ile 1938 sonrasında Kemalist düşünce tam anlamı ile bir kıyıma uğramış, siyasi partilerde siyaset etnik köken, dış odak,  mezhep veya tarikat bağlantıları etrafında yürütülmüştür.

Bunun böyle olmasının en büyük sebebini siyasi partilerin işleyişinde aramak gerekir. Parti organizasyonları lider sultasına uygun tasarlanmıştır. Bu 1980 darbesi ile pekiştirilmiş olsa bile 1946 yılında çok partili hayata geçiş ile birlikte bunun kurumsallaştığını değerlendirmek gerekir. Parti lideri olmak zordur. Ancak bir kere liderlik ele geçirilirse organizasyonu yönetmek çok kolaydır. Görev değişimi tabiata aykırı bir durum yoksa mümkün değildir. Sistem kamuoyu düşüncesine kapalı olduğundan seçim kaybetmek veya siyasi başarısızlık liderliği sarsmaz. Bu hali ile parti yönetim kadrosu liyakatsiz, güncelden kopuk sadece lideri kollayan kişilerle dolar. Devrimci düşüncelere sahip bireylerin bu barajı aşmasının tek yolu vardır, kendini gizleyip uygun zamanı kollamak, bu süre zarfında diğerleri gibi davranmak; ancak bu da risklidir, çünkü yukarı doğru ilerlemek liderin kararına bağlı olduğu için liderin keyfiyetini tespit etmek alt kadrolar için mümkün değildir. Bu organizasyonların liderleri de kendi üstün yetenekleri dolayısı ile bu makamlara gelmezler. Ülkedeki hakim güç odaklarının kararları veya uzlaşmaları sonucunda mevkiye ulaşırlar. Bunun içindir ki parti üst kadroları düşük profilli, kolay yönlendirilebilir kişilerden oluşur ve 2023 itibarı ile görünen o ki kolay yönlendirilmelerinin en önemli sebebi bu kişilerin önemli açıklarının olmasıdır.

Aslında 1970’lerin en önemli iki lideri bu formata uymaz. Demirel ve Ecevit her ne kadar şarşıt iki güç odağının desteklediği liderler olsalar da sağlam altyapıları, iyi eğitimleri ile örnek entellektüellerdir. Bu özellikleri  ikisinin de kolay yönlendirilemeyen insanlar olmasına yol açar. Kendilerine ait bir duruşları ve vizyonları vardır, dünyayı ve tarihi bilirler, bu nedenle de destek aldıkları odakların her istediğini yaptırabildikleri liderler değillerdir.

Türk siyasetinde alt yapısı zayıf siyasi figür sanırım Çiller ile başladı. Altyapı eksikliği, davranışsal problemleri ve açıkları gelecekteki politikacılarda standart hale gelecek unsurları taşıyordu. Nitekim 2002 seçimleri ile birlikte kötü altyapı, yüksek dozdaki popülizm, takkiye, düşük profil ve liyakatsizlik siyasette ana kural haline gelirken, safları sıkı tutmak için toplum içi gerilimler ve ayrışmalar desteklendi, cehalet yükselen değer haline getirilirken kibirle taçlandırıldı. 2023 yılına doğru artan oranda gerçekliklerden kopuşla birlikte popülizm örgütlü kötülükle birleşerek toplumun muhalif kesimine karşı hukuk dışı güç gösterilerine evrildi.

Biz bu şekilde bir dönüşüm yaşarken dünyanın birçok ülkesinde de benzer lider tercihleri ön plana çıktı. Bunun zirvesini ABD‘de Trump ve sonrasında Biden ile görürken, Brezilya’da Bolsanaro’yu başka bir uç örnek olarak gördük. Türkiye gibi tüm dünyada siyasette olan bitenlerin hiçbirinin anlık ve tesadüfen olmadığını kabul etmek gerekiyor. Bu anlamda hiçbir ülkede siyaseten ön planda olanlar kendi insiyatifleri, liyakatleri, birikimleri yüzünden buralarda değil diyebiliriz. Eğilim gösteriyor ki kolay yönlendirilen, açıkları olan ilkesizlerin bu görevleri üstlenmesi tercih ediliyor ve bu tüm dünyada böyle. Böyle bir eğilim varken küresel anlamda lider kişiliklerin bitişini izlemek zorunda kalışımız, tüm dünyada belirsizliği, karmaşayı, bölünmüşlüğü ve aşırılığı arttırırken, sağduyuyu ortadan kaldırıyor.

İşin Türkiye kısmında, 2002-2023 dönemi boyunca yaşadığımız büyük çalkantı, erozyon ve çöküşle birlikte durumu tersine çevirecek bir siyasi yapı söylediğimiz sebeplerle ortaya çıkmazken, AKP’nin sürekli seçim kazanmasını muhaliflerin farklı yorumladığını gördük. Zayıf altyapılı liderliğin hükmünde, seçim kazanmanın yolunun; ana çizgilere sahip olmamak, söylemlerdeki tutarsızlık ve karşı mahalleden oy devşirme için çelişkili mesaj ve uygulamalar olduğu gibi bir düşünce yeni tip siyaset gerekliliği olarak zihinlere yerleşti. Her yöne ve herkese mesaj verme kaygısı zayıf altyapı ile birleşince ortaya güvensizlik ve başarısızlığı getirdi. Karşı cepheden oy devşirme kurnazlığı yapmadan çizgi sahibi, söylediğine inanan, tutarlı bir kadronun karşı cepheden de oy alabildiği gözden kaçtı.

Sağ eğilimli partilerde dinci-muhafazakar söylemler ağır basarken, kurucu değerlerin açıktan hedef alınması ana siyaset olarak benimsenmiş durumda. Milliyetçi sağ yapılarda “Kurtlar Vadisi” kültürü  yaygınlaşmış, mafyatik tutumlar, kaba, yoz söylemler bu organizasyonların söylemlerine yerleşmiş halde. Bu ortamda sol partiler sistem eleştirisi yapmak zorunda hissetmekte ancak onların tamamında da Türkiye’nin kurucu fikirleri yaşama şansı bulamıyor. Merkez solda mutlaka etnik ve mezhepsel ayrımcılığa oynamak, sosyalist solda ayrılıkçı milliyetçiliğin faşizan söylemlerine hapsolmak ve onun üzerinden yürümek gerekiyor. Hegemon, devlet içerisindeki gücünü 15 Temmuz kalkışması ile kaybetmiş olsa bile sağ ve sol siyasi yelpazede yarattığı deformasyon sebebi ile etkisini ve zihinsel varlığını koruyor. Bu şekli ile hegemonun devlet içinde etkinliğine tekrar kavuşması için büyük imkanı var denilebilir. 2023 seçimlerinde iktidar değişse de değişmese de hegemonun devlet içine yeniden sızmasını sağlayacak bir siyasi parti kurgumuz var ne yazık ki. Bu şekli ile kurucu ideolojinin kendini geliştirebileceği ve tüm siyasi yelpazeyi söylem, ülkü ve vizyonla kapsayacağı bir ortam da maalesef yok.

Çözüm

Türkiye Osmanlının son dönemlerinden bu yana Rusya’da olan bitenlerden etkilenen bir ülke. Buna örnek olarak Rus Çarı Aleksandr III’un sonrasında da Nikolay II’nin uyguladığı baskı rejiminin bir benzerini Osmanlı’da Abdülhamit II’de uygulamaya başlamasını verebiliriz. Rus rejiminin Aleksandr III’den sonra başa geçen Çar Nikolay II zamanında yıkılması gibi Abdülhamit II’den sonraki dönemde de Osmanlı yıkılıp dağıldı. Bugün de Rusya’nın Boris Yeltsin döneminde yaşadığı çöküntüden Putin liderliğinde çıkışını örnek alacak şekilde, Putin tarzı bir otokratik rejimle Türkiye’nin sorunlarını halledeceğini hayal eden bir zihniyet var. Baştan sona oligarklarla kurgulanan baskı yönetiminin Rusya’da belirli bir dönem başarı sağlamış olması onun devamlılığını ve ülkenin refahını sağlamıyor maalesef. Bu anlamda Türk tipi başkanlık sistemi ile Türkiye’de de Rusya tipi bir otokrasiye geçme niyeti olduğu anlaşılıyor. Sadece başkanlık sistemi şeklinde değil, ihalelerle büyütülen bir takım şirketlerin de Türkiye’nin oligarkları olması planmış gibi görünüyor. Ancak bu sistemin yürümeyeceği ve Türk halkına bu elbisenin uymayacağı çok çabuk ortaya çıktı. Sistem bozuk olan düzeni daha da fazla bozdu ve çürüttü. 2023 itibarı ile de devlet düzeni maalesef ortadan kalktı. Dış ilişkilerlerde büyük savrulmalar Türkiye’nin vizyonunu dağıttı, tüm bunların üstüne yarın yeni savrulmaların olmayacağını kimse garanti edemez hale geldi. Dolayısı ile Rus tipi otokrasi hevesi kurumsal devlet anlayışını çok kısa zamanda yok etti.

Bu sistem denge ve denetleme mekanizmalarını ortadan kaldırdığı için, Türk insanının çeşitliliğine yaratıcılığına yetkinliklerine değil merkeziyetçiliğe, otoriterliğe ve keyfiyete yaslanıyor. Bu şekli ile halka hizmet için varolması gereken devlet yerine devlet için varolması öngörülen bir güruha dönüşüyor yurttaşlar. Bu durumda toplumun bir arada yaşamasını sağlayan ortak ülkü  de ortadan kalkmış oluyor çünkü güruh devlet için, devlet de yöneten ve oligarklar için gerekli hale geliyor ve refahın oluşturulması ve bunun dağıtılması gibi medeniyete giden yollar ortadan kalkıyor. Kadına, doğaya, hayvana kısaca yaşama karşı saygısız hatta düşman, entelektüel seviyesi düşük kişilerle kurgulanan sistem kısa sürede bütün eksenlerde büyük sorunlara yol açıyor. Nitekim Türkiye boş tartışmalarla 20 yılını kaybederken, 2023 itibarı ile tarihinde ilk defa yedi yıldır üst üste ekonomik kriz içerisinde ayakta kalmaya çalışıyor. Otokrasi Türkiye’de olumsuzlukları değiştirip düzeltmekten çok bütün kuralları bozmakla meşgul, bu da kitleleri dayanaksız ve güvensiz bırakıyor. Adalet duygusunun ortadan kalkması ile halkın ortak ülküsü bir anda belirsizleşip ortadan kalkıyor.

Son yirmi yılda otokrasiye savuruluş ile birlikte görüyoruz ki aslında Türkiye 1946’dan bu yana temel sorunlarından hiçbirini zamanında ve gerektiği biçimde siyaset marifeti ile de, askeri yönetimlerle de ve nihayetinde otokrasi ile de çözememiş.  

Bunun temelinde karar alıcıların, etki odaklarının  Türk toplumunun istikrarlı, özgür, kurum ve kuralları tanımlı ve işleyen bir hayat istediğini algılamıyor olmaları yatıyor. Aslında halk olarak istediğimiz çok basit: refahtan pay alma, geleceğe yönelik plan yapıp bunu uygulama şansı bulma, kendi hayatlarımızın daha kaliteli bir yere doğru gitme imkanının mümkün olmasını istiyoruz. Batılı toplumlar gibi hayata dair neşe ve heyecanları tatmak, ağır sorunlardan uzak yaşama özlemini duyuyoruz.

Tüm bu yaşadığımız sorunları çözmek için Türkiye’nin kurucu ayarlarına geri dönüp siyasi yapılanmasını yeniden düzenlemesi gerekiyor. Bunu da tek parti ya da otoriter bir yönetimle değil hak, hukuk, adalet uzlaşma ve barış içinde, demokrasimizi kurum ve kuralları ile yeni baştan kurgulayarak gerçekleştirmemiz gerekiyor. 9 Mart hareketinin ideoloğu Doğan Avcıoğlu’nun ülkedeki Amerikan etkisinin demokratik bir rejim içerisinde ortadan kaldırılacağına inanmadığı ve böyle bir rejim içerisinde de ABD ile baş edilemeyeceğini düşündüğü için bir askeri darbe ile bağımsızlığın sağlanacağını ve önerdiği ekonomik planın uygulamaya konulacağına inandığını anlamak mümkün, ancak o yöntemde de Türkiye başarılı olamayacaktı.

2023 itibarı ile durum farklıdır. Yukarıda bahsettiğim gibi 15 Temmuz sonrasında ABD devlet içerisinde eskisi kadar etkin değildir. Bu birçok konuda manevra kabiliyeti vermektedir. Demokratik parlamenter sistemin yaşaması şartı ile ilk ve çözülmesi gereken en büyük sorun siyasi parti kurgusudur. 12 Eylül yasaları ile güvence altına alınan otokratik parti yönetimleri yasa ile nihayete erdirilmelidir. Yeni kurguda partiler  din/ırk/mezhep/etnik köken ayrımcılığı veya bunlara yol açacak söylem, uygulama ve politikalar geliştirmekten men edilmeli bunlar anayasal suç haline getirilmelidir.

Türkiye’nin rejimi ve bütünlüğünün siyasi tartışma konusu yapılması engellenmeli, kurucu değerlerin siyasi mücadelede tartışma dışında kalması ana kural olmalıdır. Devlet organizasyonu bu yönde girişimleri önleme ve engelleme konusunda tam yetkili olmalı buna yönelik de anayasal kurumlarını oluşturup siyaseten bağımsızlaştırmalıdır.  

Partilerin mücadelesi sadece ekonomik program faklılıkları ve söylemleri üzerine olmalıdır. Parti organizasyonlarının tamamında münakaşa, müzakere ve uzlaşmayı merkeze alan, başarısızın hemen geri çekildiği, yeni ve dinamik olanın ön plana sürüldüğü, yönetimin en fazla iki dönem yönetimde kalabildiği, milletvekillerinin halk tarafından seçildiği, mali gücün de seçimlerde etkin olamayacağı bir kurguya ihtiyaç vardır.

Gücün bir kısmı yönetenlerin ve parlamentonun elindeyken diğer kısmının da siyasetten bağımsızlaşmış ve bu bağımsızlığı anayasa ile güvence altına alınmış iyi yetişmiş devlet bürokrasisi içerisinde dağıtılması gereklidir. Bunların işlerliği yasalar ve bağımsız kurullar aracılığı ile denetlenmelidir. Yeni kurgunun da hiçbir şeklide küresel hegemon güç odağının kontrolü altına girmemesi ve hegemonun yurtiçindeki olası işbirlikçilerinin hiçbir zaman güç sahibi olamayacağı bir sisteme ihtiyaç vardır. 2023 itibarı ile din ve etnik kökeni araç olarak kulanan, cehalet ve yozlaşmayı öven ve değerli kılan siyasi bakış açısını geri gelmemek üzere ortadan kaldıran bir sistem kurgulamak ve işletmek zorundayız. Bu sistemin işlerliğini sağlamak yüksek liyakate sahip devlet kadroları kadar Kaya Sınıfının da sorumluluğundadır ve bunun nasıl yapıldığını batılı demokratik ülkelerde görmek mümkündür.

Bu açıdan belki Anayasayı Koruma Kurumu gibi yapılara da ihtiyaç olacaktır. Bu hali ile devlet kadrolarına ve eğitimli nüfusa çok ciddi görev düşecektir. Türkiye yeni sisteminde bir daha kimsenin böyle bir çürümeyi yaratmaya cesaret edemeyeceği bir sistemi planlamak zorundadır.  Yeni devir, yeni insanlar getirecektir.

İstibdattan sonra Osmanlı’da fikirsel özgürlük ve aydınlanma patlaması yaşanmış, modern devlet de bu temel üzerine yükselmiştir. Bu hali ile baskı dönemlerinden sonra atılım yapmak için ortam oluşabilir denilebilir, iş ki bu ortamda doğru kadrolar devrede olsun.  Türkiye’nin yaşadığı ve yaşayacağı tüm zorluklara karşın geleceğinde halen ümit vardır ancak artık daha fazla yanlış yapma lüksü yoktur. Geleceğinde de baskı rejiminin başarı şansı yoktur. Bunda ısrar ederse yıkım mutlaktır.

2023 yılı itibarı ile siyasi partiler arasında seçim yapmaktan çok hangi ilkelerden yana olduğumuz önemli hale gelmiş oluyor: Demokrasi, insan hakları, adalet, toplumsal barış, bilim, sanat, merhamet, vicdan, hoşgörü, uzlaşma ve iyilik tarafında olanlar Türkiye’nin geleceğinde söz hakkına sahip olmanın yoluna bakmalı, sonrasında gerisini getirmek herkes için bir mecburiyet olacaktır.

Kaynaklar:

  1. Sina Akşin, Jön Türkler and İttihat ve Terakki
  2. Samih Nafiz Tansu, İttihat ve Terakki
  3. Samih Nafiz Tansu, İki devrin perde arkası
  4. İlber Ortaylı-Erol Şadi Erdinç, İttihat ve Terakki
  5. Fevziye Özberk, Talât Paşa İttihat ve Terakki tarihi
  6. Kazım Karabekir, İttihat ve Terakki Cemiyeti
  7. İlyas Kara, Osmanlı’nın Derin Adamı Yakup Cemil
  8. Soner Yalçın, Teşkilatın iki silahşörü
  9. Yılmaz Öztuna, Bir darbenin Anatomisi
  10. François Georgeon, Sultan Abdulhamid
  11. Ali Fethi Okyar, Sultan II. Abdülhamid Han’la 113 gün
  12. Rauf Orbay, Siyasi hatıralar
  13. Halil Erdoğan Cengiz, Enver Paşa’nın anıları
  14. Alpay Kabacalı, Talât Paşa’nın anıları
  15. Alpay Kabacalı, Cemal Paşa, Hatıralar
  16. İsmet İnönü, Hatıralar
  17. İlker Başbuğ, Güç Odaklarının Mücadelesi (1299-1980)
  18. Alev Coşkun, Samsun’dan önce bilinmeyen 6 ay
  19. Sadi Borak, Atatürk’ün İstanbul’daki çalışmaları (1899-16 Mayıs 1919)
  20. Selahattin Salışık, Kurtuluş savaşı’nın gizli örgütü M.M. grubu
  21. Baran Aydın, Atatürk’ün gizlenen vasiyeti
  22. Şevket Süreyya Aydemir, İnkılâp ve Kadro
  23. Mustafa Türkeş, Kadro Hareketi
  24. Merdan Yanardağ, Kadro hareketi
  25. Metin Aydoğan, İnönü
  26. Osman Akandere, Milli Şef dönemi
  27. Metin Toker, Demokrasinin İsmet Paşa’lı yılları
  28. Merve Durmuş, 1960 Darbesi’nde Cemal Madanoğlu’nun rolü
  29. Cemal Madanoğlu, Anılar 1911-1953
  30. Sami Küçük, Rumeli’den 27 Mayıs’a
  31. Numan Esin, Devrim ve Demokrasi, ve bir 27 Mayısçının anıları
  32. Uğur Mumcu, İnkılap Mektupları
  33. Nesrin Turhan, İhtilalin Süvarisi
  34. Talât Aydemir, Hatıratım
  35. Bahtiyar Yalta, Bir darbeci subayın hatıraları
  36. Mustafa Önsel, 1 köy 4 adam 6,5 darbe
  37. Nadir Nadi, 27 Mayıs’tan 12 Mart’a
  38. Orhan Tokatlı, Kaybolan Yıllar 1961-1973
  39. Doğan Avcıoğlu, Türkiye’nin düzeni I ve II
  40. Doğan Avcıoğlu, Rejim ve Devrim- Seçme yazılar
  41. Muzaffer Ayhan Kara, Yön’ün Devrim’i Devrim’in Yön’ü
  42. Hikmet Özdemir, Yön hareketi
  43. Metin Aydoğan, Bitmeyen oyun-Türkiye’yi bekleyen tehlikeler
  44. Haydar Tunçkanat, İkili anlaşmaların içyüzü
  45. Cumhuriyet Senatosu tutanak dergisi, 85. Birleşim, 7 Temmuz 1966, Haydar Tunçkanat-Dickson raporu üzerine
  46. İbrahim Fırtına, Alçalmadan yükselenler
  47. İlbay Kahraman, Cepheden Anılar, Söyleşi- Orhan Savaşçı’nın THKP-C anıları
  48. Talat Turhan, Bomba Davası
  49. Muhsin Batur, Anılar ve görüşler
  50. Celil Gürkan, 12 Mart’a beş kala
  51. Vedii Bilget, Girdap I ve II
  52. Erol Bilbilik, Öncesi ve sonrasıyla 9 Mart-12 Mart süreci
  53. Mahir Kaynak, Darbeli demokrasi
  54. Mahir Kaynak, Yeni dünya düzeni
  55. Cumhur Uktu, Eylül yalanları
  56. Edward Luttwak, Bir uzmanın gözüyle darbe

One thought on “Müttefiklerin savaşı 1960-1971”

  1. Galip Bey Emeğine ellerine sağlık, yoğun bir araştırmacı çabanın ürünü. Özellikle İnönü dönemleri için bende karanlık olan bazı noktaların aydınlanmasına yararı oldu. Çözüm başlığı altındaki Önerilere(temennilere) de katıldığımı belirtmek isterim. Selamlar, sevgiler

    Liked by 1 kişi

Yorum bırakın