
Rosalind Franklin hakkında detay için tıklayın
2018 yılı sonbaharında Danimarka’ya ailecek turistik bir seyahat yaptık. İş dolayısı ile daha önce defalarca geldiğim bu ülkede bir türlü doğru dürüst gezme şansı bulamamıştım. Bu gezi ile görmek istediğim yerleri gezme şansımız olacaktı. Onun için çok keyifli ve detaylı bir seyahat planı yaptık. Bu şekli ile gezinin en önemli uğrak noktası da oğlum için çok önemli olan ünlü Legoland oldu. Bu tematik eğlence parkında dolaşırken bir çocuk tiyatrosunu izleme şansımız oldu.
Oyun etrafı su dolu hendekle çevrili bir şatoda geçiyor. Şatoda bir kral ve kızı olan prenses yaşıyor, hikaye doğrultusunda şatoya hırsızlar giriyor ve kralın tacını çalıyorlar, kralı da esir alıyorlar. Bu aşamada prenses devreye giriyor ve hırsızları yakalıyor, babasını kurtarıyor ve kralın tacını geri alıyor Hırsızları da bir güzel pataklayıp şatonun duvarlarından aşağıdaki su dolu hendeğe atıyor. Oyunun sonunda prenses kahraman çoğunluğu çocuk olan izleyicileri selamlıyor ve büyük alkış alıyor.
Legoland ziyaretinden bir iki gün sonra başkent Kopenhag’da çok güzel bir parkın içinde bulduk kendimizi. Parkta dolaşırken bir anda çocukların etrafında toplandığı küçük bir kukla tiyatrosuna denk geldik. Bu sefer kahramanlar dinozorlardı. Yine türlü macera sonunda oyunun kahramanı kadın dinozor türlü zorlukların altından kalkıp tüm problemleri çözen karakter olarak alkışları topluyordu. Bu oyundan sonra aklıma Legoland ‘de izlediğim tiyatro geldi. İki oyunun da küçük zihinleri hedefleyerek ve köhne işe yaramaz bir kalıbı değiştirip modern yaşamda yeni bir çağı başlatmak için gereken altyapıyı hazırladıklarını düşünmeye başladım. Güzel olan bunu bilinçli bir şekilde yapıyor olmalarıydı.
Oyunların ana teması aslında kadınların da en az erkekler kadar güçlü olduğu, toplumu ve insanları kurtarabilecek kahramanların kadınlar arasından da çıkabileceğini anlatmaktı. Dolayısı ile eşitliği hatta kadın gücünü erken yaşta tanımaya başlayan Danimarkalı çocuklar, düşüncelerine ve eylemlerine zincir vuracak bir kalıbı en baştan zihinlerinden atıp çıkarıyorlardı. Bu şekilde yetişen bireylerde cinsiyet ayrımcılığı ve önyargılar diğer toplumlara göre oldukça düşük olur diye tahmin ediyorum. Bu sayede topyekün başarı, birliktelik ve ilerlemeyi sağlayacaklarına şüphe yok. Ülkelerindeki refah seviyesinin yüksekliği ve gelişmiş bir demokrasi içinde bir-sıfır önde başladıkları yaşamlarında, eşitliğin yerleşmesi ile birlikte yaratıcılığın devamı ve daha ileri bir noktaya taşınması imkanına da kavuşmuş oluyorlar.
Danimarka gezimiz sonrasında özellikle popüler dijital platformlarda yayınlanan diziler ve filmlerde artan bir oranda bu şekilde bir pozitif ayrımcılığın varlığı dikkatimi çekmeye başladı. Bugün itibarı ile çok yaygın yapımlarda ana kahramanlar hep kadın: Game of Thrones ve devamı House of Dragon, West World, Lord of the Rings’in devamı olan Rings of Power da bu kapsamda örnek verebileceğim popüler ve başarılı dizilerden. Bu şekli ile aslında küresel olarak bir zihin ve davranış düzeltme çabasının içerisindeyiz. Popüler kültürün konuyu açıkça ortaya koyması ile birlikte yeni kuşaklar dışında bilinçli zihinlerde de kalıpların kırılma ihtimali artıyor.
Türkiye için de bu geçerli hem de tam da kadına yönelik şiddetin tavan yaptığı, kadın giyim ve kuşamının erkekler tarafından istismar edildiği, politik hedefler için kullanıldığı ve kadın yaşamının kısıtlanmaya çalışıldığı bir politik ajanda ortamında. Aslında son 15-20 yılda Türkiye’de bu yönde yaşanılanlar hedeflenenin tersine kadınlarda azim ve başarıyı kamçılayan ve toplumda liderliği ele alacak bir süreci de tetiklemiş oluyor. Bunun başlangıcının da Gezi olayları olduğunu düşünüyorum. Türkiye için çok önemli demokratik eylemler serisi olan Gezi hareketinde kadın ve özellikle genç kadınlar hareketin simgesi ve öncüsü oldular. Bu şekilde ortaya çıkan hareketin uzun vadeli etkisi de büyük olur. O anlamda Gezi olaylarının da ileriye dönük önemli etkileri olacağını ve bunu politik yaşamda göreceğimizi düşünüyorum Özet olarak sosyal ve iş hayatından silinmek istenen, baskı altına alınmaya çalışan kadınlar Gezi olaylarında buna izin vermeyeceklerinin sinyalini vermiş oldular.
Kadın gücü ve liderliğinin Iran’daki yansıması
13 Eylül 2022’de başkent Tahran’da ahlak polisi tarafından başörtüsü ve kıyafet kurallarına uymadığı gerekçesiyle gözaltına alınan 22 yaşındaki Mahsa Amini’nin gözaltındayken ölümü, İran toplumunda infiale sebep oldu.
2005’te yürürlüğe konulan Kapsamlı İffet ve Örtünme Planı, kadınları toplumsal, ekonomik, kültürel ve siyasal tartışmaların merkezine oturtarak 1979’dan beri var olan kadın sorununu yeniden farklı bir noktaya taşıdı. 1979 Devrimi sürecinde politikleşen kadının devrim sonrasında evde oturmaya zorlanması, kıyafet ile ilgili katı tutum ve baskılar, bireysel anlamda kadınlar ve devlet arasındaki gerilimin başlangıcını oluşturdu, bu şekli ile Mahsa Amini sonrasındaki protestoların örgütlü kadın hareketleri tarafından değil, bireysel ve hatta apolitik denebilecek kişiler tarafından başlatılmış olduğu anlaşılıyor.
Bu açıdan bakıldığında bugünkü protestoları özü itibariyle onur mücadelesi olarak adlandırmak mümkün. İnsanlar nasıl yaşayacaklarına kendileri karar vermek istiyorlar. Kadınlar da erkeklerin onlar adına karar vermesini aşağılanma olarak görüyorlar. İran devlet yetkililerinin ‘dış güçler’ iddialarının tersine görünen o ki, gösteriler kendiliğinden yayılıyor. Herhangi bir liderin ve ideolojik/politik grubun başlattığı bir hareket niteliğinde değil. Reformcu ve muhafazakârlar olarak ayrışan devlet içi iktidar mücadelesinin dışında şekillenen ve onları da topyekûn reddeden bir hareket.
Sokaklarda başı açarak gezmek, mollaların sarıklarını düşürmek yaygın eylem türlerinden. Tüm kısıtlamalara rağmen cep telefonları ile olaylar dünya ile paylaşılıyor. Gezi olaylarında Türkiye’nin şahit olduğu genç yaratıcılık, bu sefer İran’daki eylemlerde ve sloganlarda kendini gösteriyor. Gösterilerde Kadın, Yaşam, Özgürlük temalarının öne çıkması siyasal mücadeleyi erkek egemen pratik olmaktan çıkararak çok boyutlu kültürel, toplumsal ve ideolojik kırılmanın da açığa çıkışını sağlarken, devlet ve toplum arasındaki kültürel, toplumsal ve ideolojik bölünmenin derinliğini de gösteriyor. Bütün bu şartlar altında gösterilere kadınların öncülük ettiğini görüyoruz, bu hali ile İran tarihinin siyasal, toplumsal ve ideolojik kırılma anına şahit oluyoruz denilebilir.
Bu gösteriler belki bastırılır belki de devam edip bir devrime evrilebilir ancak kesin olan bir şey var: artık bölgede dini baskıyı siyasi araç olarak kullanan rejimler için şartlar değişiyor. Iran’daki süreç kısa veya uzun zamanda bir büyük değişime yol açacak. Baskı rejimlerinin sonsuza kadar sürme gibi bir şansları yok. Eylemlerin karakteri de gösteriyor ki Iran’daki kitleler dini araç olarak kullanan baskıcı rejimden kurtulmak isterken herhangi bir küresel gücün etkisine de girmek istemiyorlar.
Iran derin kültürel kökleri olan bir ülke. Türkiye açısından da çok önemli bir komşu hatta potansiyel bir ekonomik partner. Demokratik ve özgür düşünceli bir rejime sahip olan Iran’ın Türkiye ile işbirliği içerisinde olması bölge ve dünya başarısı açısından önemli olduğu kadar iki ülkenin kalkınması ve refahı için de çok büyük fırsatlar sunuyor. Iran’daki rejimin ajandası ve yarattığı yıkıcı etki nedeni ile bu imkan şimdiye kadar ortaya çıkmamıştı. Ancak Iran kendi gücü ile demokratikleşirse ve bunu kadınların öncülüğünde yaparsa Türkiye’de de demokrasisinin güçlenmesi ve kadının öne çıkması hızlanabilir. Coğrafyalarda toplumsal eğilimler bulaşıcıdır bu şekli ile Türkiye ve bölge için yeni bir atılım şansı ortaya çıkabilir.
Türkiye’de siyaset/yönetim nasıl dönüşecek?
Türkiye için konuya iki ayrı başlıkta bakmak gerekiyor. Birincisi siyasi kurumlar ve devlet yönetimi. Türkiye genç nüfusu olmasına rağmen çok uzun yıllardır kemikleşmiş bir siyasi şablon tarafından yönetiliyor. Bu şablon soğuk savaş döneminin en hareketli döneminde kamplaşmış ve mücadelenin en vahşi safhalarını yaşamış bir kuşak, ve 2022 yılı itibarı ile halen bu kuşak siyasi parti yönetimlerinde. Siyasi partilerin çarpık kurgusu ve Türkiye’deki devlet altyapısı nedeni ile bu kemikleşmiş yönetimler aynı kuşaktan farklı isimlere zar zor devrolsa da anlayış ve vizyon değişmiyor, değişmeyi de hedeflemiyor.
Şablon genel olarak koyu lacivert takımlı, bıyıklı ve göbekli erkek formunda, konuşmalar kaba, çabuk sinirlenen, kibirli, muhattabını önemsemeyen bir yapıda. Gözler ve zihin ayak oyunlarında, kişisel ikbal her şeyden önde, toplumsal değerleri istismar konusunda usta, herhangi bir ideale inanış yok, genelde kendine hayran ve büyük oranda cahil. Bu şablon içerisinde arada bir kadınlar sivrilse de onlar da gerek zihinsel format, gerek tavır ve konuşmalarda birer bıyıklı, göbekli ve lacivert takımlı erkek.
Ancak siyasi partiler içerisinde bu formata uymayan genç kadın ve erkekler yok mu? Var elbet ancak yapı içerisinde yayılıp çoğalamadıkları için ve çok partili hayatın kurgusunun 1946’dan bu yana değişmemesi nedeni ile içinde bulundukları organizasyonlarda değişim ve dönüşümü gerçekleştiremiyorlar. Ya çürüyüp şablonun aracı haline geliyorlar ya da kendilerini sistem dışına atıyorlar.
İkinci başlık iş hayatı ve yönetimi ile ilgili. Burada da siyasi ortam gibi erkek hakimiyeti had safhada. İster uluslarası olsun ister küçük bir şirket olsun Türkiye’de faaliyet gösteren firmaların ekseriyetinde benzer bir vizyon eksikliği ve dar kadro anlayışı hakim. İş felsefesine aykırı olsa da tanıdık ve bireysel ağlar iş yaşamına çok hakim. Bu ağların içine dışarıdan girmek neredeyse imkansız.
Ancak 2022 itibarı ile gerek küresel ölçekte yaşanılan güç kayması nedeni ile gerekse yukarıda bahsettiğim kültürel değişimin dijital imkanlarla görünür olması ve yayılması şartları değiştiriyor. Iran’da kadınların liderliğinde olası bir değişim, Isveç, Finlandiya, Yeni Zelanda gibi ülkelerde örneklerini gördüğümüz genç kadın liderler ve önümüzdeki 5-6 yıl içerisinde gelişmiş batı ekonomilerinde ardı ardına başa gelecek olan kadınlar, Türkiye’de de başta siyasi kurumlarda etkisini gösterecek yeni bir dönemi zorlayacak. Bunun etkisi ile ve biraz da küresel güç odaklarının kavgasında ayakta kalabilmek için Türkiye bu dönemden genç kadınlar liderliğinde çıkmak zorunluluğu duyacak. Bu köklü partilerde gerçekleşmezse yeni oluşumlarda kendini gösterecek. 1990 sonrası kuşağın iş ve sosyal hayatta etkisinin artması ile bu değişimin zorunlu hale geleceğini değerlendiriyorum. Bu anlamda da Iran’daki hareketin -kısa veya uzun vadede farketmez- başarısının Türkiye’ye etkisinin çok büyük olacağını kestirmek mümkün.
Mevcutta batılı iş yaşamında sürdürülebilirlik en önemli konulardan biri iken bu konu içerisinde kadın erkek eşitliği ve yönetimde kadınların ağırlığının artması da bir süredir gündemde. Küresel anlamda siyasi liderliğin de kadın ağırlıklı olması ile birlikte iş yaşamında her kademede kadın ağırlığının arttırılması çok büyük hız kazanacak, bu da özellikle Türkiye gibi üretim üssü olma iddiasında olan ve küresel ticaret ile çok sıkı bağları olan Türk İş çevrelerinde de tercih edilen bir eğilim haline ister istemez gelecek.
Kadın Çağı başlıyor.
Isaac Asimov’un ünlü Vakıf isimli bilim kurgu kitap serisinde, bilinmeyen bir zamanda ve evrende kurulan Vakıf yönetimi -kitapta geçen şekli ile- psiko-tarih yöntemleri kullanarak, insanların belirli dönemlerde toplu davranış kalıpları göstermesi üzerinden senaryolu bir yönetim kurgusunu işletiyor. Biz buna zamanın ruhu diyoruz aslında. Kadınların siyasi soysal ve iş yaşamında öne çıkmasını da bu şekilde zamanın ruhu olarak değerlendirmek gerekiyor.
Bu hali ile 2022 sonuna yaklaşırken bizi çok yakından ilgilendiren ve tüm olumsuzluklar içerisinde ileriye dönük umutlarımızı canlı tutan yeni bir çağın başında olduğumuzu da anlamak gerekiyor.
Bu çağa “Kadın Çağı” demekte bir sakınca yok.
Yaşadığımız an itibarı ile bilinmezlikler ve sorunlarla dolu gelişmeler dünya üzerindeki mevcut yapıda yıkım yaratmadan bir çözüme ulaşamayacak noktaya gelmiş durumda. Dünyadaki sosyal, teknolojik ve siyasi gelişmeler 2022 yılını kadın çağının başlangıcı olarak ele almak gerektiğini düşündürüyor.
Kadın çağında farklı coğrafyalarda kadın kahramanlar adlarını tarihe yazdıracaklar ve bu insanlık tarihinde yeni bir sıçramaya sebep olacak. Bu şekli ile daha iyi bir dünyada yaşama şansımızın da olacağını değerlendirmek mümkün.
Sonuç olarak; Türk siyaseti de, soysal ve iş yaşamı da yönetimlerde kadınları görmeye ve güç devrine hazır olsa iyi olur.
“Sonuç olarak; Türk siyaseti de, soysal ve iş yaşamı da yönetimlerde kadınları görmeye ve güç devrine hazır olsa iyi olur.” Bu çok kolay olmayacak ama olsa – en azından şu andakinden daha – iyi olur.
BeğenLiked by 1 kişi