Endüstriyel Devrimi Neden Osmanlı değil de İngiltere başlattı?

Tarih Nedir?

Bitmeyen ekonomik ve politik sorunlar, hızlı değişen gündem, karmaşayı körükleyen ve gittikçe daha kötü bir hal alan politik sistem ve fikri bölünmüşlük içerisinde çok değerli yıllarını tüketen, yorgun ve vizyonunu kaybetmiş bir ülke haline gelmiş olan Türkiye’nin bu şartlar altında bile yeni dönemde dünya ekonomisi içerisinde bir çıkış yolu yakalayabilmesi için halen şansı var.

Bunun nasıl olabileceği üzerine fikir yürütmeden önce tarihsel örnekleri gözden geçirerek işin doğasının nasıl geliştiği ve ne olduğunu anlamak gerekir. Bu bakış açısıyla da çıkış yolu Türkiye için netleşmeye başlayacaktır.

Bu amaçla İngiltere’nin siyasi ve paralelindeki sanayi gelişimine göz atarak, Osmanlı’da aynı dönemde bunun etkilerinin ne olduğu ve neden Osmanlı’nın gücünün zirvesindeyken İngiltere yerine sanayi devrimini gerçekleştiremediğini anlamak gerekiyor. İngiltere’nin bu süreçteki formülünü çözerek, bugün Çin’in aynı formülü nasıl kullandığını anlayıp sonrasında Türkiye’nin bu bakış açısından faydalanarak kendine ait bir formül yaratmasına yol açacak bir önermeyi ortaya koyabiliriz. Bu önermenin çıkış noktası bir soru ile bağlantılı, bu soruya verilen cevap doğrultusunda çıkış önermesini de yapmak kolaylaşacak. O hali ile soru nedir?

Soru şudur: “Endüstriyel devrimi neden Osmanlı değil de İngiltere başlattı?

Bu soruya verilecek cevabı bulabilmek için önce İngiltere’nin kısa tarihini gözden geçirmekte yarar var:

Kısa İngilitere Tarihi

İngiltere’nin bilinen ilk yerlileri Kelt kavimidir. 4000 yıl kadar önce Keltler (Celtics) olarak adlandırılan kavim anavatanları olan Orta Avrupa’dan İspanya, Büyük Britanya Adaları ve Galya’ya göç ederler, buna rağmen ilk Keltler, günümüz Türkiye’si ile doğu ve orta Avrupa ile İspanya, Portekiz, Fransa, Belçika, İngiltere ve İrlanda’nın çoğuna uzanan büyük bir bölgede yaşamaya devam ediyorlardı. 

M.Ö. 280-274 yıllarında Batı Anadolu ve Balkanlar’da yaşadıktan sonra Yozgat, Çorum ve Ankara bölgelerine göç edip yerleşen Kelt kavminden olan topluma Anadolu’da Galat ismi verildi. Bu Keltlerin yani Galatların bulunduğu yere eski dönemlerde Galatya denir olmuştu.

Roma İmparatorluğu’nun baskısı yüzünden Güney ve Doğu Avrupa’ya göç etmek zorunda kalan Galatlar’ın 20 bin kişiden oluşan ordusu Brennios adlı bir lider tarafından komuta edilmektedir. Antik yazılarda Galat ordusunun 20.000 kişiden oluştuğu belirtilir. M.Ö. 280-279 yıllarında bugünkü Macaristan ve Yunanistan’ı yağmaladıktan sonra İstanbul’un (Byzantion) karşısındaki tepeye konuşlanıp şehre göz dikerler. Yapılan anlaşmalar sonucunda Byzantionlular, Galatların günümüz Adapazarı bölgesine yerleşmelerine izin verip boğazdan geçmelerine yardım ederler. Galatlar bir kış boyunca İstanbul’da kalır. Bazı Galatlar, İstanbul’u özümser ve yerleşik olurlar. Galata adının, geçmişte İstanbul’da yaşamayı seçen Galatlardan geldiği söylenir.

Romalılar, Batı Avrupa’yı istila ederken İngiltere’yi de fethedip (MS 1. yüzyıl) adaya “Britania” adını verirler. Britanya’daki Roma yönetiminin çöküşünün ardından 4. yüzyılın ortalarından itibaren Cermen kabileleri İngiltere’ye yerleşmeye başlar. Toplu olarak “Anglosaksonlar” olarak bilinen bu kabileler; şu anda Danimarka/Almanya sınır bölgesi olan yerden gelen Angluslar, Saksonlar ve Jutland yarımadasından gelen Jütlerdir.

Britanya’daki krallıklar ve kabileler, MS 600 dolayları

Anglosaksonlar, 6 ve 7. yüzyıllarda birbirine rakip küçük krallıklar kurarlar.

8. yüzyılda Roma İmparatorluğu etkisiyle Hristiyanlığı kabul ederler ve Hristiyanlık adada yaygınlaşır, akabinde eğitim ve okuryazarlığın artması ve toprak mülkiyeti konusunda yazılı yasaların hazırlanmasına yol açan süreç başlar.

795’te başlayan İskandinav istilası 11. yüzyılın başına kadar birkaç defa tekrarlanır. Danimarkalı Büyük Knud, Büyük Britanya adasını tamamen fetheder ve sonrasında Anglosakson hanedanından Edward (1042-1066) İngiltere’nin bağımsızlığını sağlar.

Normandiya Dükü I. William’ın taht üzerinde hak iddia ederek ülkeye beş yıl süren savaşlar sonucunda egemen olması ile İngiltere Krallığı bir süre Avrupa’da Somme Vadisinden Pirene Dağları’na kadar uzanan büyük bir mülkün uzantısı gibi yaşar. Norman işgalinin önemli bir sonucu, Anglosakson kültürüyle Fransa’dan gelen Norman kültürünün birbirine karışması olur. İngiliz dili de bu kültür karışımından önemli ölçüde etkilenir.

İdari gelişmelerle ilgili önemli bir olay I. Henry (1100-1135) döneminde yaşanır. Kraliyet hukukunun kapsamı, vergilerin düzenli ve sistemli toplanmasından ve giderlerin denetiminden sorumlu Kraliyet Hazinesi’nin büyümesiyle daha da genişler. Yönetimin gelişimi ve istikrarı için önemli olan yazılı kayıtların kullanımı artar. Bu sürecin tamamlanmasında profesyonel yönetici grupların rolü büyüktür. II. Henry (1154-1189) döneminde hukuki uygulamalar ve vergilerin toplanması daha düzenli hale gelir. Hukuk ve nizam saraya bağlı gezgin yargıçlar tarafından uygulanır. Hukuk sisteminin güç kazanması İngiltere’nin homojen bir devlet olmasına yol açıp yönetim biçimine büyük katkı sağlar. Bu şekilde, devletin otoritesine karşı çıkmak yerine insanların onun varlığına saygı göstermesi sağlanır. Bu durum nihayetinde politikanın en temel dinamiklerinden biri haline gelir.

1215’te İngiltere Kralı John’a karşı ayaklanan asiller krala zorla Magna Carta adlı bir belge imzalatır. Böylece ilk defa o zamana kadar sadece Tanrı’ya karşı sorumuluğu olduğu kabul edilen kralın halka karşı sorumluluğu da tescillenir. Bu belgenin insan haklarıyla ilgili ilk yazılı antlaşma olduğu kabul edilir. Magna Carta kraliyet gücünün yasalara uyması gerektiğinin altını çizmektedir. Belge İngiltere tarihinde özellikle on üçüncü ve on yedinci yüzyıllardaki hükümetlerin keyfi uygulamalarına karşı olanlar tarafından başvuru kaynağı olarak görülür. Temel olarak Magna Carta parlamentonun kuruluş yolunu açar ve anayasal hükümete geçiş yolunu hazırlar.

Avrupa ile ilişkiler İngiltere Krallığı ile Fransa Krallığı’nı uzun savaşlara sürükler. Bunların başlıcası 1337-1453 seneleri arasında süren Yüzyıl Savaşlarıdır. Bu savaşlar sonucunda parlamentonun yetkileri vergilerin yükseltilmesi ihtiyacı nedeni ile daha da artar. Ulusal kimlik kavramı bu savaşlar sonrasında ülke gündeminde daha fazla yer almaya başlar. Fransa’daki toprak edinme emellerine ulaşamayan ülkede bu savaşlar sayesinde milliyetçilik ve hükümet kavramları gelişir ve sonrasında Britanya’nın Avrupa’da kendine özgü bir kimlik oluşturmasında yararı olur. Fransa’daki toprakları sahiplenme arzusunun uzun vadede başarısız kalması daha sonraki okyanus ötesi tutkuların perde arkasını oluşturacaktır.

Avrupa’nın Britanya’daki iki önemli değişimde kesin rolü olmuştur. Biri Protestan reformu öteki okyanus ötesi ile sömürgeciliğin gelişmesi. Britanya bu değişimlerin hiçbirinde ön planda değildir. Öte yandan her ikisi de Britanya’nın çıkarları ve kimliği açısından yaşamsal önem taşır ve 20. yüzyıl sonlarına dek İngiltere’nin gücünün pekişmesine yardımcı olur.

1455-1487 döneminde York Hanedanı taraftarları ile Lancaster Hanedanı taraftarları arasında çıkan, iki tarafın amblemi olması (Yorkluların “beyaz gülü” ve Lancasterlıların “kırmızı gülü”) dolayısıyla Güller Savaşı adını alan iç savaş İngiltere’yi derinden etkiler. Bu savaş sonunda Lancasterlılar galibiyet elde ederken, Tudor Hanedanı İngiltere Krallığı’nı eline geçirir.

Tudor Hanedanı Döneminde İngiltere Krallığı güçlenerek İskoçya’yı geride bırakır. Tudor Hanedanı’ndan VII. Henry ve VIII. Henry (1458-1541), parlamentoyu kullanarak ülkede düzen ve birliği sağlamlaştırıp krallık otoritesini halkın kabullenmesini sağlarlar. VIII. Henry Kilisede de reform yapar ve İngiliz deniz gücünü kurar. VIII. Henry döneminde yapılan dinsel reformlar halka yeni ufuklar açmıştır. Dinsel eğitim kurumlarının yerine açılan okullarla ortaokul seviyesinde eğitimin temelleri atılmıştır, resmi İngiliz İncil’inin basılmasıyla her kilisenin bu basımı edinmeye zorlanması matbaanın gücünü arttırıp yöresel dil farklılıklarını azaltır. Bu şekli ile okur yazarlık gelişmeye başlarken toplumun muhakeme yetenekleri artmaya başlamaktadır. Halkın tiyatroya ilgisi dönemin doruk noktalarından birisi olur. Reformlar sırasında ifade özgürlüğü üzerindeki kısıtlamalar azalmış, tiyatro için yeni fırsatlar doğmuştur. William Shakespeare’in oyunları gelişmekte olan ulus devletin beklenti ve gerilimlerini dile getirmekte, kullanılan sözcükler ve deyimler dile önemli katkıda bulunmaktadır.

I. Elizabeth döneminde, 1588 yılında, Avrupa’nın en güçlü donanması olan yenilmez İspanyol armadası bozguna uğratılarak Britanya İmparatorluğu’nun temelleri atılır, ve sonrasında İrlanda İngiltere topraklarına katılır. I. Elizabeth’in uzun ve başarılı saltanatında İskoçya’da İngiliz etkisinde farklılık görülmeye başlanmıştır. Bunun sonucu olarak İngiltere’deki “Tudor hanedanı”yla, İskoçya’daki “Stuart hanedanı” arasındaki evlenmeler, iki geleneksel düşmanı birbirine yaklaştırmıştır.

Kraliçe I. Elizabeth

1688 Devrimi olarak da bilinen olayda Hollanda genel valisi III. Wilhelm, İngiliz ayânın daveti üzerine ordusu ve donanması ile İngiltere’yi işgal eder ve kayınpederi de olan II. James’i tahttan indirir. II. James’in kızı, karısı II. Mary ile birlikte Büyük Britanya İmparatorluğu tahtına otururlar. 1688- Devrimi’nin ardından İngiltere parlamentosu, “Bill of Rights (Hakların belgesi)” ismi verilen bir kanun çıkartır. Böylelikle, İngiltere Krallığı’nın kilise taassubu ve kral istibdadı ile yönetilmesine son verilip, yeniden “anayasal monarşi” ya da “meşrutiyet” düzenine dönülürve bu düzen, anayasa ile de koruma altına alınır.

İmparatorluğa Evrilme

Güçlü parlamento dış ticaretin gelişmesinde, okyanus ötesi gücün yayılmasında ve bu yeni bölgelerin yönetimine yardımcı olacak bir çerçevenin oluşturulmasında rol oynar. 1600 civarında Güney ve Güneydoğu Asya ile Doğu Hint adalarıyla deniz ticaretini yürütmek üzere İngiliz Doğu Hindistan Şirketi kurulur, bu şirket emsalsiz bir şekilde Hint alt kıtasında satınaldığı bir liman sonrasında devlete dönüşür ve Hindistan’daki İngiliz egemenliğini sağlar.

Hammadde kaynaklarına ulaşım, sermaye oluşumu ve deniz işletmeciliğinin yanı sıra ticaret ve kolonilerde hükümetin desteği çok önemlidir, İngiliz yönetimi bir bütün olarak denizcilik ve ticaretteki gücün farkına varmış durumdadır.

Sömürgelerle birlikte artan ticaret sadece kazancın artmasına değil, aynı zamanda çeşitlenmeye de yol açar. Bu da ekonomide ölçeği getirir, sermaye artışı ve ölçek ekonomisi sanayi gelişimini kamçılayıp devrime dönüştürür. Paralelinde sömürgelerde kısıtlı sermaye kaynakları Londra’nın dünya para piyasalarındaki hakimiyetini de getirmektedir.

Artan ticaret ve iş fırsatları İskoçya ile ilgili sorunlardaki tansiyonun düşmesine yol açar, bu sayede adadaki çekişmeler hız kaybetmeye başlamıştır. Yayılmacılık politikası da politik ilgiyi dışarı sevk ettiği için, iç politika üzerinde askeri baskı unsuru yaşanmamaktadır .

Buhar gücünün demiryollarında kullanılmasıyla birlikte ticari hayat yeni bir atılıma ulaşır, demiryolları sayesinde iletişim, ulaşım ve ticaret hız kazanır, üretim ve pazarlama sistemi demiryollarıyla birlikte büyük hızda gelişmeye başlar. Yazılı materyaller bu sayede ülkenin dört bir tarafına kısa sürede ulaşmaya başlar. Ekonomik gelişimin içinde yer almak isteyen kentler ve şirketler ulaşıma odaklanmak zorunluluğunu hissederler. Sanayide muazzam bir büyüme devam ederken, artan sanayi bölgelerini beslemek için de tarımsal faaliyetler hız kazanır. Sömürgelerden gelen kazançla birleşen tarımsal faaliyet gelirleri sermaye artışını hızla besler.

1805’te Trafalgar savaşında Fransız donanmasını yenen Amiral Nelson ile donanma gücü zirvesine ulaşır, İngiltere bu sayede sömürge merkezlerine denizden saldırma imkanını elde eder ve bu güç buralardaki halkların üzerinden büyük kazanımlar elde etmesine yol açar.

Sömürge yönetimleri sayesinde hem toprak hem de nüfus açısından diğer dünya güçlerinden daha üstün bir hale gelen imparatorluk, özellikle kalabalık nüfusa sahip Hindistan’a odaklanır ve genel olarak karıştığı kara savaşlarında da bu gücünden yararlanır.

20 yüzyıla dünya hakimiyeti ile giren İngiltere, Almanya’nın büyüyen güç olması nedeni ile onu dengelemek için Rusya ile yakınlaşmayı tercih eder, ancak Rusya’nın gereğinden fazla güçlenmesi ve özellikle Akdeniz’e ulaşması da tercih edilmez. O nedenle güçten düşmüş Osmanlı İmparatorluğu’nu da Ruslara karşı kullanma yolu seçilir. O dönem Rusların büyük stratejilerine karşı koyuş ve onların kontrol atında tutulmaları siyaseti genel olarak doğu sorunu olarak ele alınmaktadır. Sovyet devrimine kadar bu siyaset başarılı bir şekilde sürdürülür.

İki büyük savaş sonucunda imparatorluk gücünü kaybeden İngiltere, imparatorluk dönemi kurgusu sayesinde dünya ekonomisinde halen ana merkezlerden biri olma özelliğini sürdürmektedir.

Neden Osmanlı değil de İngiltere?

Fatih dönemindeki devlet vizyonu; yani balkan imparatorluğu hatta yeni Roma olma vizyonu Yavuzla beraber terk edilince Osmanlı dinamizmi yara alır. Batıya yönelik genişleme stratejisinin yerine Ortadoğu coğrafyasına yayılma ile Osmanlı deniz gücünden daha çok bir kara gücüne dönüşür. 

Kanuni döneminde deniz gücü Osmanlı için zirve yapmış gibi görünse de aslında bu kuvvet İmparatorluk tabiyetine geçen güçlü klanlara taşere edilmiştir. Doğal olarak deniz gücünde teknik ilerlemenin gerçek anlamda hiçbir zaman gerçekleşmediğini kabul etmek gerekir. Bu hali ile uzak mesafelere yönelik esnek ve hareketli bir güçten yoksun olarak Osmanlı genel olarak karaya bağlanır ve büyük seferlerde büyük lojistik sorunları yaşayarak, barış dönemlerinde de çok büyük bir profesyonel kara gücünün maliyetine katlanmak zorunda kalır. 

Bu koşullar altında 1681 yılındaki Bahçesaray antlaşması ile Ukrayna üzerindeki haklarından vazgeçen Osmanlı, kendi çöküşüne büyük ivme kazandıracak azılı bir düşmanın yani Rusya’nın gelişmesine yol açar. 1699’daki Karlofça antlaşması ile Azak’ın terk edilişi, Kuzey’den gelecek baskıyı netleştirir. 1783 yılında Kırım’ın Rusya tarafından ilhakı, Avrupa ve Kafkas kıyılarındaki Osmanlı topraklarına baskı kuracak büyük bir Karadeniz gücünün kesin surette tesis edileceği anlamına gelmektedir.

18 yy sonuna kadar Osmanlının batıyı doğrudan incelemek ve gelişmeler hakkında ilk elden bilgi almak imkânları yok denecek kadar azdır, oysa ki tersi olarak batılılar deniz ticareti hakimiyeti nedeni ile doğuluları gözlemleme konusunda çok uzun seneler evvelinden bu yana oldukça yetkindiler. Batılı güçler önce bürolar, sonra konsolosluklar en sonunda da büyükelçilikler açarak bilgi akışında devamlılık sağladığı halde doğu ülkeleri bunu izlememiş, yalnızca kısa süreli özel heyetler göndermişlerdir. Paralel şekilde batılı tacirler doğu ülkelerinde serbestçe seyahat ederken doğulu tacirler Batı’ya gitmeyi pek tercih etmemektedir. Bu koşullar altında batı dillerinin bilinmemesi de batıda yaygınlaşan yazılı materyalin doğu’ya iletilmemesi sonucunu doğurmuştur. Osmanlı bu anlamda en önemli ve hızlı girişimini III. Selim sonrasında ancak 1830’larda yapmaya başlar.

Aslında sanayi devriminin başlamasından az önce Osmanlı düzeninde ticaret, çağına göre çok ileri bir kurguya sahiptir. Derbent örgütü yol ve köprülerin iyi halde bulundurulması kadar tüccarın can ve mal güvenliğini de sağlamaktadır. Her 30-40 km’de bir hanlar ve kervansaraylar mevcuttur. Vergiden muaf tutulan birçok köy derbentçilik yapmaktaydır.

16 yy öncesi birçok Türk köyü çağın şartları gereği ticarete açık ve entegre yaşamaktaydı. 1608-1619 yılları arasında Anadolu’yu dolaşan Polonyalı Ermeni Simon 1000 haneyi aşan Sivas köylerinden bahsetmektedir. Evliya Çelebi Anadolu’nun her tarafında 500 haneli bağlı bahçeli köyleri anlatır. Köylerin camii, medrese ve hamamları vardır. Hemen hepsi küçük birer site haline gelmişlerdir. Öte yandan Selçuklu gibi ticaret yolları üzerinde gelişen Osmanlı, iddia edilen göçebelik kavramının tersine başından itibaren büyük şehirlere dayanmıştır, bu hali ile 16. yy’da Ege ile birlikte bütün Yakın Doğu ve Doğu Akdeniz’in ticaret bakımından en hâkim oyuncusu Türkler olmuştur.  Yani, aslında Osmanlı’nın son döneminin aksine Anadolu halkı ticaret ile gayet haşır neşirdir, gayri müslimler kadar müslümanlar da ticaret ve zanaat ile uğraşmaktadır. El işçiliğine dayanan yaygın bir sanayi altyapısı vardır.

Bütün bunlarla birlikte 17. yy başlarında İstanbul nüfusu 800 bine yaklaşmış, Paris ve Londra’nın o dönemde Istanbul’dakinin yarısı kadar nüfusa sahip olması sonucu Istanbul dünyanın en büyük şehri olmuştur. Bazı kaynaklarda o dönem için Edirne’de 200 bin, Sivas’ta 150 bin, Kayseri’de 95 bin nüfusa işaret eder. Aynı dönemde Manchester nüfusu ise 20 bin civarındadır. Bu demektir ki Anadolu’da şehir yaşamı oldukça gelişmiştir.

Bu büyük şehirlerin varlığı ancak devlet organizasyonu ile düzenlenebilecek bir iaşe sorununu ortaya çıkarmaktadır. Bu demektir ki dönem itibarı ile Osmanlı merkezi yönetimi bir zamana kadar bu ihtiyacı doğru ve sağlıklı bir biçimde karşılamaktadır. Bunu yapabilmesinin en büyük sebebi de fetihlerden gelen kaynaktır.

Uluslararası ticaret yolları üzerinde büyük şehirlere dayanarak kurulan Osmanlı için kolay ve kârlı bir faaliyet olan fetihler devlet politikası olarak benimsenmiştir. Bunu sürekli kılabilmek için de geniş bir profesyonel ordu ihtiyacı bulunmaktadır. Bu ordu ile devamlı olarak sürdürülen fetihlerin, merkezi bir devlete yol açacağı da açıktır. Bunun dışında geniş ticaret şebekesinin korunması, mal ve can güvenliğinin sağlanması ancak bu merkezi otorite tarafından yürütülebilirdi.

Osmanlıda tüm bunlar yaşanırken İngiltere üreticileri 200 yıldan beri Hint pamuklusunu kalite ve maliyet açısından yakalayacak ürün geliştirme peşindedir. En sonunda dokuma tezgahlarının adım adım iyileştirilmesi ile birlikte istenen kalite ve maliyet seviyesini İngiliz üreticiler yakalar ve bu aşamadan sonra İngiliz hükümeti Hint pamuklularının ülkeye girişini yasaklar. Kumaş ticareti İngiliz sarayı için önemli bir vergi kaynağı olduğundan hükümetin gümrük hizmetlerini geliştirmesine ve ticari çıkarları kollayacak politikalar üretmesine yol açar.

İngiltere ve Avrupa pazarlarında İngiliz pamuklusunun satışının artması ve nihayetinde sömürgelerde de bu ürünlerin tüketilmesi ve ticaretinin yapılması ile birlikte başta pamuklu ticareti olmak üzere mal akışının yönü tersine dönmüş, sömürgelerdeki rekabetçi kahve ve şekerin Asya malının yerine geçmesi ile birlikte, kolonilerdeki değerli madenlerin büyük sermaye birikimi yaratması, ve nihayetinde köle ticareti yardımı ile çok düşük işçilik maliyetleri yardımı ile toplam gelirler İngiltere için muazzam oranda artmış ve sanayi için gerekli sermaye birikimine yol açmıştır. Sanayi sermaye bolluğuna kavuşunca parlamenter düzenin yarattığı güvenlikli ortamda verimi arttıran yeni buluşlar devreye girmiş, önceleri dokuma tezgahlarında kullanılan buhar enerjisi lokomotifin kullanıma yol sunulunca ticari aktiviteler ulaşım desteği ile katlanmış gelişmeler sanayi devrimine evrilmiştir.

Uzun süre Osmanlı topraklarından Avrupa’ya ulaşan kahve, şeker, baharat ve tekstil ürünleri, Ingiltere tarafından daha bol ve ucuza temin edilmeye başlanınca ticaret tersine dönmüştür. Bu hali ile Osmanlı ekonomisi işçilik maliyetleri açısından başta İngiltere olmak üzere Avrupa ile baş edemez hale düşmüştür. Bunun dışında İslam’da kölelik Avrupa’dan ayrı olarak ekonomiden ziyade ev işlerinde kullanılmak içindir. Dolayısı ile Avrupa’daki tarzda bir kölelik anlayışı da Osmanlı ekonomik aktivitelerinde yoktur. Bu şekli ile Osmanlının işçilik ücretleri bakımından da rekabet şansı kalmamıştır.

Koca Hindistan’ın sömürgeye dönüşmesi, ekonomideki dönüşümü hızlandırıyor.

17. yy başında 120 milyon nüfusa sahip Hindistan’da Babür İmparatorluğu hüküm sürmektedir. İngiltere’nin Doğu Hindistan Şirketi’nin Hint alt karasında 1640 yılında adı Madras olan yeri satın alması sonrasında buraya bir ticaret limanı ve St George kalesi’ni inşa etmesiyle birlikte Hindistan’ın sömürgeleşme süreci başlar. Kalenin inşa edilmesinden sonra bölge gelişir ve kale etrafında Madras şehir ve limanı oluşur.

St George Kalesi

İngilizler kalenin surlarını genişletir ve daha iyi tahkimatlar yaparlar, ayrıca ticari malları korumak amacıyla kaleye paralı askerler yerleştirmeye başlarlar. Birkaç yıl sonra şirket Babür imparatoru ile yeni antlaşmalar yaparak Bengal’de bulunan 3 şehrin derebeyi olma yetkisini alır. Bunun dışında Bengal ve Kalküta’da da toprak satın alırlar. İngiliz etkisine giren İmparator Evrengzib Hindistan genelinde sıkı bir sunni şeriatı ilan eder, Hindular ve Şiiler bu duruma isyan eder ve İngilizlerle iş birliği yaparlar. Tüm bunlar olurken İngilizlerin desteği ile İranlılar ve Afganlar Hindistan’a saldırır, merkezi hükümet İngiliz desteği ile saldırılara karşı koyar. Bu şekli ile yüzyıl içinde Hindistan bölünür ve güçten düşer.

İç karışıklıklardan sermaye gücü sayesinde faydalanma sonucunda zaman içerisinde tüm kıtanın İngiliz kolonisine dönüşmesi mümkün olmuş, kalabalık ve canlı bir ekonomiye sahip olan Hint yarımadasında 100 yıl içerisinde tüm sanayi kolları yok olmuş ve koca ülke İngiliz mallarını tüketen bir pazara dönüşmüştür.

Yukarıda bahsedilen şekli ile sadece ekonomik kaynaklar değil asker tedariği açısından da Hint kıtası, İngiliz hegemonyasının dünya üzerinde pekişmesi yönünde sömürge olduktan sonra büyük fayda sağlamıştır.

Sömürgeciliğin Düşünce Modeli

İngiltere’nin İmparatorluğa dönüşmesinde çok büyük etkisi olan ve endüstri devrimine yol açan sermaye birikimini sağlayan en önemli etkenlerden biri olması nedeni ile sömürgecilik kavramını ve bunun uygulama ve düşünce modelini kısaca özetlemek gerekir:

Sömürgecilik Napolyon savaşlarından sonra alanını genişletir ve hızlanır. Amerika kıtasının keşfi ile birlikte tüm kıtanın işgali ve sömürgeleştirilmesi yeni kaynaklara ulaşma imkânı yaratır. Avrupalıların kısıtlı kaynaklarla kıtayı ele geçirme hareketleri; Avrupa’dan taşınan hastalıkların sebep olduğu kitlesel kayıplar ve Avrupa’nın hatırı sayılı askeri üstünlüğü sayesinde başarılı olmuştur denilebilir.

Amerika’nın Asyalılar tarafından değil de Avrupalılar tarafından ele geçirilmesinin nedeni de Avrupa’nın harita üstündeki konumudur, bunun dışında Asya kaynak bakımından zengindir ve yeni kaynak bulma için bir arzusu ve ihtiyacı yoktur, özetle konfor alanı içerisindedir.

Ama Avrupa bu kaynakları talep eden/satın alan durumunda olduğu için arayışa yönelmiştir. Bu arayış da donanma gücü ve teknolojisini gerektirdiğinden gelişim hız kazanmıştır. Amerika, Asya ve Afrika’daki sömürgelerden akan zenginlik Avrupa’nın süratle kapitalist topluma dönüşümünü açıklar. Bu hali ile gelişimi asıl besleyen unsur sömürgecilikle gelen zenginliktir denilebilir.

Güney Amerika’daki sömürgecilikle Kuzey Amerika’daki sömürgecilik farklıdır. Yine aynı şekilde Asya sömürgeleri de bu ikisinden farklı gelişir.

G.Amerika’da yerel halkın elindeki değerli madenlerin ele geçirilmesi için iç karışıklık, katliam, yağma yaygın yönetim tarzı iken Kuzey Amerika’da değerli madenlerin yerlilerin elinde bulunmaması sebebi ile Avrupa’dan taşınan yeni yerleşimcilerin toprağı işleyip yayılması ve paralelinde yerli halkın yok edilmesi ana politika haline gelir, bu şekli ile de sömürgeden kaynak transferi için yerleşimcilerin zenginleşip tüketici haline gelmeleri ana kurgu olarak ortaya çıkar. Bu da kıtada iki farkı yönetim tarzını ortaya çıkarır; Güney’de toplumda demokratik anlayış yağma kurgusu nedeni ile yerleşmezken Kuzey’de yeni yerleşimciler için katliamlarla boşaltılan geniş alanlarda sistem oturtma ihtiyacı demokrasi kültürüne olan yönelimi açıklar. Uzakdoğu Asya ve Hint ana karasında ise durum farklı bir hal alır, yerleşik bir kültür ve işleyen ekonomiye sahip büyük nüfus ile başa çıkmak için coğrafyanın din ve etnik köken üzerinden bölünmesi ve sömürgecinin bu çatışmada hakem konumunda olması gerekir. Afrika için de ana kaynak köleleştirilecek insanlar olarak ortaya çıkar.

Dolayısı ile farklı coğrafyalarda sömürgecilik farklı modeller uygular ancak sömürgeci yönetim bu politikanın kendi yararına devamı için kendi toplumuna açıklayacak temel bir düşünce modeline dayanma ihtiyacı duyar. Ingiltere’de Magna Carta’dan başlayan süreçle gelişme gösteren politik sistem ulus devlete evriliken, oluşan güvenlikli ve korumalı ortamda üretim gelişmeye başlamıştır. Ancak tüm bu gelişmelerin devrimsel bir dönüşüme yol açması için itici güç sermaye olacaktır. O da ana kaynağını sömürgelerden alır. Sömürgelerin ekonomik büyümeyi sağlaması ve İngiliz toplumunun refahını arttırması için belli bir düşünüşe dayanması ve toplum vicdanında da rahatsızlık yaratmaması gerekir.

Bu nedenle batılı anlayışta Sömürgeciliğin Düşünce Modeli dediğimiz bir model işletilir.

Modelin ana argümanı Avrupalıyı tarihi yapan olarak görmektir, bu kıtanın insanları ilerler, gelişir, modernleşirken diğer insanlar uyuşuk ve durağandırlar. Avrupa kıtası dışındaki sömürge alanlarında olagelenler yağma ve kültürel yıkım değil Avrupa medeniyetinin yayılma yolu ile aktarılması ve modernleşmedir. Bu anlayışa göre ilerlemenin ana kaynağı Avrupalı olmaktır. Yapılan tüm katliamlar ya da insanlık dışı davranışlar da bu nedenle haklı görülür.

Sömürgeciliğin yaygın inanışında beyaz ırkın dışında kalanlar insan değildir ya da alt sınıf insandırlar. Bu kuramı İncil ile destekleme iddiası vardır. Bu düşünüşe göre sömürgelerde yaşayan yerel halkın zekâ bakımından yetersizliği nedeni ile kendilerini yönetmek için gerekli kararları alma yetileri bulunmamaktadır, bu yavaş düşünen insanlar kendilerini yönetmeyi öğrenene kadar Avrupa deneyimi ve himayesinde kalmalıdırlar. (Kurtuluş Savaşı başında Türkiye’de de mandacılık savunucularının en önemli argümanı buydu, ne yazık ki kendini aşağı görme sömürgeye hedef olan ülkenin elit tabakasında da yerleşmiş bir görüştür)

Osmanlı tökezliyor ve yere kapaklanıyor

İngiltere’nin dünya gücü olmasına yönelik tüm atılımları devam ederken ticaretin yön değiştirmesi Osmanlı’da buhrana yol açar. Nitekim sıkıntıların işaretleri Doğu-Batı ticaret yolunun Akdeniz’den Okyanuslara kayması biçiminde hissedilir. Uluslararası ticaret yollarının değişmeye başlamasıyla birlikte Osmanlı topraklarında bu ticaretten faydalanan kalabalık şehir ve köylerin devlet hazinesi üzerinde ağırlıkları artar. Bu değişiklik 16 yy ikinci yarısından 18 yy’a kadar artan bir oranda hissedilir. Ticaretteki üstünlüğün ve sermaye gücünün etkisi ile alım satımlardaki fark batı lehine değişir. Bunun üzerine de Osmanlı’da altın ve gümüş kıtlığı baş göstermeye başlar.

Osmanlı’nın ana gelir kaynaklarından birinin fetih olduğu yukarıda belirtilmişti. Bu dönemde fetihler de eskisi gibi değildir. Onun dışında topraklardaki genel düzen ve huzurun devlet sınırları içinde yaşayan insanların ihtiyaçlarının karşılanması üzerine kurulduğunu da belirtmekte fayda var. Yani Osmanlı yöneticilerinin zihninde İngiliz yöneticiden farklı olarak ana hedef halkın tüketeceği malın eksik kalmamasıdır. Yani tüketim ana politikadır ve gözetilmektedir. Üretim üzerine bir kaygı yoktur, bu yönde de bir ulusal hedef olmamakla birlikte imparatorluk ekonomisi üretim üzerine kurgulanmamıştır.

Aksine ana kurgu malın nereden geldiği veya üretildiğinden çok halkın ihtiyacını tedarik edebilmesi üzerinedir. Bunun temel sebebi de kalabalık şehir ve köylerin iaşesinin sürdürülebilir olması ve ulus devlet yapısının Osmanlı devlet düzeninde henüz yer bulmamış olmasıdır. Bu şekli ile İngiltere örneğinde anlattığımız gibi iç üretimin korunması ve ihracatın teşviki gibi bir kavrayış yoktur.

Bu hali ile eldeki üretim becerileri, düşük maliyetli dış alımlar ve kapitülasyon destekli batılı tüccarların fiyat kontrolü sayesinde kaybedilmeye başlamıştır. Tüm bu gelişmeler olurken güçlenen batı orduları karşısında fetih amacı ile çıkılan seferlerde de başarısızlıklar baş göstermeye başlamış, geniş topraklar üzerindeki merkezi kontrol zayıflamıştır.

Fetihlerin gelir kaynağı olmaktan çıkması ile birlikte tersine dönen ticaret nedeni ile azalan değerli madenler, kara odaklı savaş üstünlüğünü yitiren ordunun iç politikada gerici bir güç haline dönüşmesiyle birlikte, para darlığını gidermek için arttırılan vergiler toprak düzenini alt üst etmiş, köylü ve taşranın hoşnutsuzluğu artmış, üstüne de halkın işi ve geliri Avrupa’daki değişim paralelinde birer birer yok olmuştur.

Devlet adına görev yapan sipahiler azalan otorite ve artan rant imkanları sebebi ile halk üzerinde baskı unsuru olmaya başlamış, köylü toprağını bırakıp kaçmaya yönelmiştir. Sonuç itibarı ile işsizler güruhu çeteler halinde köyleri ve şehirleri basacak ve kanlı yağmalara girişmeye başlayacaktır. Nihayetinde bu kalkışmalar Anadolu tarihine Celali isyanları olarak geçecek, bu isyanları bastırmakla yükümlü görevlilerin de isyana katılımı ile hareket yaygınlaşacak ve kontrolden çıkacaktır.

Nihayetinde 10-15 sene içerisinde Anadolu’da köyler bu yağmacılıktan kurtulmak için 3-5 haneli köylere kadar düşecek şekilde büyük ve geniş alanlara dağılacaktır. Başıbozukluk ve yağma yalnız ziraat işletmeciliği alanındaki düzeni değil bütün ekonomik hayatı, para el değişim sitemini, iç ve dış alım satım dengesini alt üst edecektir.  Celali isyanları Anadolu’yu bir daha kendine gelemeyecek şekilde etkileyecektir.

Ingiltere’nin sanayi devriminde öncü olmasının nedenleri

İngiltere’nin sanayi devriminin öncülü olması birkaç etkene bağlıdır bunlardan birincisi siyasi yapıdır, çok erken dönemlerde Kral’ın yetkileri kısıtlanmış ve yönetim Kral’dan önce halkın genelinin faydasını gözetecek kararlar almaya başlamış, adalet ve kişi özgürlüğü diğer toplumlardan daha önce sisteme yerleşmiştir. Osmanlı örneğinde ise yetki ve yönetim tek elde toplanmış, kişisel düşünceler ve tercihler yönetimde ağırlıklı bir hal almıştır.

Tüm bu olayları gözden geçirirken birbirini besleyen iki kavramın İngilitere’yi başarıya götürdüğü söylenebilir. Siyasi gelişme ve paralelindeki ekonomik gelişme. Yukarıda verilen kısa Ingiltere tarihinde görüldüğü üzere yönetim erki Magna Carta’dan sonra tek elde toplanmıyor ve aşama aşama katmanlara yayılıyor, sonuç itibarı ile çıkarlar uzlaşması ile birlikte ulus bilincinin yerleşmesi, okuma yazmanın yaygınlaşması ve bireysel hakların kanunla korunma altına alınması ile yaratıcılık ve verim artıyor üzerine sömürge politikası da zenginliğin artışına sebep oluyor. Bunların dışında en önemli konu İngiltere’nin başlangıçta dışalıma muhtaç bir ülke olması ve yönetim olarak dışalımla rekabet edecek üretimi desteklemesi ve bundan devletin de gelir elde etmesini sağlayacak bir sistem yaratması olarak öne çıkıyor. Özetle İngiltere varlığını koruyabilmek için mücadele etmek ve çıkış yolu bulmak durumunda kalıyor bu da konfor alanı dediğimiz alandan çıkıp dünyanın dört bir yanına yayılmasına yol açıyor. Bu politika kendileri açısından başarılı oldukça buna yönelik sistemlerini tahkim edip daha da güçleniyorlar.

Tüm bunları yapmak için askeri güç ile ilgili konunun da Osmanlıdan farklı geliştiğini görüyoruz. İngiltere ticaretini devam ettirebilmek için yani hem dışalım hem dış satımını yapabilmek için deniz ticaret filosuna ihtiyaç duyuyor, uzak mesafelere ulaşma gerektiği noktada da hem gemi yapım tekniklerinin gelişmesi hem de bu filonun askeri olarak desteklenmesi ve korunması gerekiyor. Bu da donanmanın kuruması ve geliştirilmesine yol açıyor. Teknolojik açıdan üstün, hareket kabiliyeti açısından son derece esnek bir kuvvet desteği ile sömürgecilikten gelen kazanç arttıkça, silahlı gücün ana görevi sömürgelerdeki İngiliz çıkarlarını korumak ve kollamak haline geliyor. Bu şekli ile askeri gücün odak noktası yurt içi politika yerine hükümete uyumu yurtdışı politika oluyor, bunun da ülke içerisindeki demokratik gelişime katkı sağladığını söylemek gerekir.

Osmanlıya aynı açıdan bakarsak; devasa bir kara gücü ile hareket kabiliyeti düşük bir yapıya dönüşmekle birlikte, güçlenen kıta devletlerine karşı koyma zorunluluğu (Avusturya ve Rusya) fetih politikasını işlemez hale getiriyor ve savaş başarılarını sona erdiriyor.  Devamında yönetim erkinin tek elde ve tek iradede toplanmış olması silahlı gücü ele geçirenin yönetime hâkim olmasına yol açtığından ordunun odak noktası iç politikaya yöneliyor ve yukarıda da bahsettiğimiz gibi her türlü gelişmenin önüne engel oluyor. Bu hali ile de bireysel hak ve özgürlüklerden bahsetmek, üretim ekonomisine geçmek ve ulus devlet yapısına evrilmek gibi konular çok geç tarihlere kadar söz konusu olmuyor.

Tüm bunların dışında İngiltere’de dönüşümü başlatan azim Osmanlı’da mevcut değildir, çünkü o endüstriyel devrim öncesi küresel ticari sistem Osmanlının hayatında bir zorluk yaratmamasının dışında ekonomik olarak Osmanlının faydasınadır. Dolayısı ile Osmanlının genel olarak konfor alanından çıkmasını zorlayacak bir durum da 15 ve 16 yy’da henüz yoktur. Tüm bu keyfiyet içerisinde batıdaki gelişmelerden de haberdar olmak ve başka ülkelerin neler yaptığını öğrenmek için de bir çaba göstermeye gerek yoktur.

Tarihsel olaylar çıkışı da, çöküşü de gösterir

İngiltere örneğinde sömürgeciliği bir kenara bırakırsak çıkış endüstriyel devrime yol açan ülkenin içine düştüğü zorunluluk halidir. İthal mallara bağımlılıktan kurtulmak için gösterilen çabadır. Sömürgecilik muazzam zenginlik aktarımı ile endüstriyel devrimi hızlandırmıştır, ancak sömürgeler olmasaydı da daha uzun bir süre sonunda İngiltere’nin aynı başarıyı yakalayacağını değerlendirmek gerekir.  

Benzer bir durumu günümüzde Çin de gerçekleştirmiştir. Çin büyük ve fakir nüfusunu besleyebilmek, geri kalmışlıktan kurtulabilmek ve varlığını koruyabilmek için yaşadığı yoksunluktan sıyrılmak amacı ile önceleri batıdan daha ucuz ve daha iyi üreterek küresel ekonomik inisiyatifi ele almıştır, günümüzde de Çin Malı 2025 programı ile yeni teknolojide dünya lideri olma hedefini önüne koymuştur.

Türkiye için de çıkış yolu aynı olacaktır. Osmanlı’dan geldiği şekli ile ana sorunumuzun tüketimin devamı değil de başkasından daha ucuz ve daha iyi üretmek ve bunu başardıktan sonra çağın ötesine geçecek teknolojide liderlik yolunu araştırmak olmalıdır.

Bunu yapmadığı noktada ülkemize ne olacağını yukarıda özetlenen tarihsel olaylar anlatmaktadır. Osmanlıyı yıkıma götüren süreç Osmanlı topraklarındaki ekonomik düzenin bozulması ve paralelinde kitlelerin işlerini ve gelirlerini kaybetmesi ile başlar. Arkasından gelen kanundışılığın yerleşmesi devlet otoritesi ve düzenin bozulmasına ve topyekûn yok olmaya götürür.

Türkiye’de mevcutta artan işsizlik ve Suriye savaşı ile başlayan ve 2021 itibarı ile Afgan göçmenleri ile birlikte farklı aşamalara gelen niteliksiz ve boşluktaki kalabalıkların Celali olaylarına benzer olaylara yol açma ve bu topraklarda yeni ve kalıcı yıkımlara dönüşme ihtimali vardır.

Bu tehditi savuşturmak için devletin ve siyasal erkin harekete geçmesini istemek/beklemek yerine vakit kaybetmeden özel sektörün, meslek odalarının ve sendikaların öncü rolü alması gerekmektedir. Bunun için de mevcut işlerimizde verim ve kalite artmasını sağlarken, nitelikli ve yaratıcı işgücünün oluşturulması ve bunun sanayiye yönlendirilmesi gerekmektedir.

Pandemi sonrası dönemin tedarik problemleri had safhadadır, ana pazarımız olan Avrupa’da hammadde ve bitmiş ürün fiyatları 2021 içerisinde çok artmıştır. Türkiye kur avantajını kullanarak verim ve kaliteyi iyileştirip, yaratıcılığı arttırarak rakiplerden daha iyi ve ucuz ürünler üretip satmalıdır. Bu dönemde ihracat (sanayi veya hizmet) Türk özel sektörünün en önemli hedefi olmalıdır. Bunları yaparken yeni müşteri ve pazar bulmada veri analitiğinin değerini anlamalı ve firma özelinde iş zekasını kullanmanın yollarına bakarken, dijital imkanlar da zorlanmalıdır. Her bir firma özelinde bu çerçevede bir yapılanma yaratılırsa sonraki aşamada hızla yapay zekanın ve dijital teknolojilerin iş yapış tarzına uyarlanması yoluna bakılmalıdır.  Bu akış açısıyla firmaların 3 ilâ 5 yıl içerisinde çalışanlarının tamamını ultra dijital çalışanlar haline getirecek planlamalar yapması ve uygulaması gerekir. Bu planlamalar ve uygulamaların sektörden bağımsız tüm iş kollarında yapılabileceği artık bilinen ve görünen bir olgudur. Buna yönelik ihtiyaç duyulan insan kaynağı için de meslek örgütleri ve sendikaların özel sektörü destekleyecek bir program yaratmaları bu dönüşümü hızlandırır, bu yöndeki eğilimi yaygınlaştırır.

Bu şekli ile her iş kolunda artan dijital varlık hızlı bir sermaye artışına yol açma imkanı sağlayacaktır. Bu da ihtiyaç duyduğumuz toplumsal dönüşümü zorlayacak baskıyı yaratacaktır.

Türkiye sanayi devrimi öncesindeki İngiltere gibi, 1990’lardaki Çin gibi yoksunluk içerisindedir. Bu yoksunluk durumunu hayatta kalmak ve avantaja çevirmek, bu topraklarda yaşayan bizlerin elindedir. Başlangıç yeri de özel sektördür.

Tarihi tekrarlamak yerine yeni bir tarih yazmak hepimizin faydasına olacaktır.

Yorum bırakın