İmparatorluk sona ererken…

Zorlu ve sıkıntılı geçecek 10 yılın sonuçlarından ekonomimize nasıl fayda sağlanır ya da ne zarar gelir bunların senaryolaştırılıp kamuoyu ile paylaşılması gerekir. Bu sayede iş dünyamız da karşılaşabilecekleri tehdit ve fırsatları iyi değerlendirip ona göre pozisyonlarını ayarlayabileceklerdir.

Türkiye iç politikaya yönelik yoğun, sansasyonel ve hızlı gündem değişiklikleri nedeni ile on yıllardır küresel gelişmeleri doğru algılayıp ona göre pozisyon almakta zorlanıyor. Bunun sebebi, ilgili bürokrasinin bu konuda yetersiz olması değildir. Bu gibi konularda güçlü kamuoyu oluştuğunda devlet aygıtı da buna uyum sağlayıp, odak ve önceliklerini ayarlar. Ancak ne yazık ki Türk kamuoyunun enerjisi çok farklı ve yoğun olarak iç tartışmalara harcandığından önemli dış gelişmeler için yeterli birikim, donanım ve baskı gücüne sahip olamıyor. Kasım 2020’de yapılacak olan ABD seçimleri de bu açıdan yine aynı şekilde Türk kamuoyunun gündeminde pek yer bulmuyor. Bunun dışında genel olarak, Türkiye’yi son 75 yıldır oldukça fazla yormuş olan ABD’de  başkan değişikliği olsa bile ana çizgiler değişmeyeceği gibi bir düşünce yerleştiği için, Türk kamuoyu genel olarak ABD seçimlerini düşük ilgi ile izliyor.

Şimdiye kadar durum bundan ibaret iken, salgın dönemi ile birlikte kızışan başkanlık yarışındaki inanılmaz iddia ve gelişmeler, ABD’nin küresel hakimiyetinin sona erdiğinin sinyallerini de vermeye başlaması ile birlikte Türkiye’nin olacaklara yönelik dikkatini arttırmasını gerekli kılıyor.

ABD hakimiyeti neden azalıyor?

Birinci Körfez Savaşı ile birlikte imparatorluğa dönüşmek için, ABD’nin dünyada tüm diğer güçlerin teknik ve askeri kapasitelerinin ABD’den düşük olduğunu kanıtlaması ve bunun etrafında bir hegamonya kurması gerekiyordu. Ancak süreç sonunda ABD’nin bu uğurda giriştiği askeri güç gösterisi, Avrupa, Rusya, Çin gibi büyük güçleri tedirgin etti ve bu ülkeler kendi aralarında ve bölgesel güçlerle yakınlaşmanın yollarını aramaya başladılar.

Aslında imparatorlukların temel dayanaklarından biri de istikrar ilkesi olan evrensellik iddiasıdır. Kendinden olmayan farklı insan ve toplumlara eşit biçimde yaklaşabilme kapasitesidir. Bu sayede imparatorluğun kurduğu sistemle özdeşleşen insan ve toplum sayısı giderek artar ve düzende denge hali oluşur, siteme dahil edilenler de kendilerini sistemin parçası olarak görmeye başlarlar. Roma ve Osmanlı İmparatorlukları gibi uzun soluklu imparatorlukların ana özellikleri budur. İmparatorluk kurma iddiasındaki ABD özelinde bu gerçekleşmedi ve iddia bu temel dayanağın çok uzağında kaldı. Ekonomik, askeri ve ideolojik kaynakları sınırlı olduğu için küçük ülkeleri hırpalamaktan başka birşey yapamayınca aradan geçen sürede Avrasya’daki ana güçler de işin doğası gereği ABD’ye karşı yeni eksenler yaratmaya başladı.

Tarih boyunca imparatorlukların güçlü bir şekilde devamı için kuvvet kullanımının verimli ve mümkün olduğunca az olması gerekiyor, eğer bu yapılmazsa imparatorluk sürekli savaş halinde kalıyor ve bu hal imparatorluğun insan ve ekonomik gücünü süreç içerisinde eritmeye başlıyor. Bu nedenle uzun ömürlü imparatorlukların en önemli stratejisi diplomasi ve/veya vekil güçler kullanması olarak ortaya çıkıyor. ABD Imparatorluğunu kurma iddiasında olan yapının bu ana stratejiyi de pek iyi çalıştıramadığını söylemek mümkün.

ABD özelinde -2. Dünya Savaşı veya İç Savaş büyüklüğünde olmasa bile- 2001’den bu yana sürekli savaş durumunda olması ve bu savaşlarda kendi kuvvetlerini kullanması Amerikan tarihindeki en uzun savaş halinde kalma durumunu yarattı. Bunun dışında birçok ülkede asker bulundurma ısrarı ve evrensellik iddiasından uzak olma nedeni ile  ABD, bölgesel güçler açısından öncelikli tehdit olarak algılandı. Bu şekli ile birçok cephede mücadele etmek de odak sürdürülebilirliğini zorlayan bir etken haline geldi.

Tasarlanmış bir ülkede kurumsal yapı problem haline gelince…

ABD kuruluşu itibarı ile doğal süreçlerle oluşmuş, kültür ve ülkü birliği olan bir ülke değildir. Bunun yerine tasarlanmış ve kurgulanmış bir ülkedir. Bu kurgu dünya savaşları yardımı ile ülkeyi küresel anlamda ekonomik ve askeri liderliğe taşımıştır. Ancak 21. yy koşullarında kurgunun aksayan yönleri ortaya çıkmaya ve bu hali ile de hegemonyanın sürdürülemeyeceği görülmeye başlamıştır.

Ülkenin kurucu kadrosu hükümetlerinin tiranlaşmasını önleyecek kurumsal yapılar tasarlamış ve bu zamana kadar uygulanmıştır. Bu sayede yöneticilerin toplum çıkarlarını gözetmelerini zorunlu kılacak bir kurguya sahip olmuşlardır. Bu amaca hizmet etmesi için de kurgu bilinçli olarak verimsiz olarak tasarlanmıştır. Bu şekli ile kurumsal yapılar oldukça hantal bir şekilde varlığını sürdürmektedir. Bu aslında bir denge yaratmak içindir, bu dengeyi üç şey sağlamaktadır:

1-) Yasa değişiklikleri oldukça zor bir sürece sahiptir

2-) Seçilmiş başkan niyet etse bile yasalar sayesinde tiran haline gelememektedir

3-) Senato mahkemeler kanalı ile kontrol altında tutulduğu için kimse ana kurguya aykırı kararlar alamamaktadır.

20.yy boyunca kurgu, Avrupa’daki büyük güçlerin kendi aralarında kapışması sayesinde küresel hegemonyanın kurulmasına yardımcı olacak iç istikrarı kendi demokrasi yorumu ile sağladı, ancak 2020 itibarı ile dünya üzerinde birçok bölgede değişen jeopolitik şartlar Amerikan kurgusu üzerinde baskı yaratmaya başladı. Tasarlanmış kurumsal yapı yeni realiteler, çatışmalar ve belirsizliklere yönelik, hızlı ve sürdürülebilir bir yönetim sergilemeyi engeller hale geldi. Bunun ne demek olduğunu açıklamak için iki örnek vermek yeterli olacaktır:

Birincisi Covid19 salgını süresince salgın ile mücadelede kurumsal yapı kurgusu nedeni ile Federal Hükümet (Başkan ve hükümeti) ile eyalet yönetimleri eşgüdümlü çalışamadı hatta şehir yönetimleri bile Federal Hükümet ile birçok konuda ters düştü. Tam da bu sırada ırkçı eğilimli polislerin George Floyd’un ölümüne sebep olması ile birlikte başlayan toplum hareketlerinde ABD ordusu, Federal Hükümet, Yerel Hükümet ve tüm kurumsal katmanlarda tam bir düzensizlik ve kararsızlık hatta çatışma belirtileri ortaya çıktı.

İkinci olarak da Çin’in devasa ekonomisi ile birlikte teknolojide atağa geçmesi ve birçok alanda ABD’yi geride bırakmaya başlaması, Amerikan teknoloji şirketleri kadar, hükümet ve yönetim içerisindeki teknokrat kadroyu da endişelendirmeye başladı. Çok yakın bir gelecekte tüm iş yapma şekillerini temelden etkileyecek olan 5G teknolojisi özelinde Çin hükümeti, özel işletmeler merkezli alt yapı kurulumu ve yaygınlaştırılmasında tüm kararları tepeden aşağı bir anlayışla vererek ve ABD’yi çok geride bırakmaya başladı. Çin’in sürdürülebilir enerji sistemlerindeki liderliği, gen teknolojisi üzerindeki devrimsel çalışmaları, ödeme sistemlerinde çok ileri bir aşamaya gelmiş olmaları sebebi ile “ultra ileri elektronik para toplumu” olarak nitelendirilmeye başlanmaları ve buna bağlı olarak yapay zeka üzerine diğer toplumlardan daha hızlı yol almaları ve bütün bunlarla birlikte Güneydoğu Asya’dan başlayıp Avrasya ve Afrika’yı da içine alacak ve batı pazarlarına ulaşacak bir kuşak bir yol projesinin  hızlı ve kararlı bir şekilde ilerlemesi, Amerikan kurumsal yapısı üzerindeki değişiklik baskısını arttırmaya başladı.

Bu iki  başlıktan öte son dönemlerde yüksek karar verme ve uygulama gücüne duyulan ihtiyaç kurumsal kurgudaki hantallık nedeni ile sekteye uğrayıp kurumlarda bölünmelere yol açtı. Bu şekli ile teknokratların ve hükümet kurumlarının yetkinlikleri daha fazla sorgulanır olmaya başladı. Sorunun temeli 2. Dünya savaşı sonrasında yapısal karaktere bürünen merkezi, uzmanlıklara dayanan, hiyerarşik yönetim yapısı olarak gösterilmeye başlandı. Aslında sorunun kaynağındaki yapının bir şekilde Amerikan Otomobil devi GM’in batmasına sebep olan kurumsal yapı anlayışı ile aynı olduğu da tartışılmaya başladı.

Hem jeopolitik baskılar hem de yönetsel konulardaki eşgüdüm bozuklukları arasında Covid19 salgını sebebi ile oluşan işsizlik ve durgunluk, 2020 itibarı ile yeni ve sorunlu bir dönüşüm dönemini başlatacak gibi görünmektedir.

2020 ila 2030 arasındaki dönemde ABD’de verimlilikte azalma, işsizlik artışı, sanayi çıktısının düşmesi ve yüksek teknolojide durgunluk ekonomideki beklentiler olarak öne çıkıyor.

Tüm bu olumsuzluklara karşı da teknokratlar çözüm olarak daha otoriter bir yönetime geçilmesini  öneriyorlar. Bu şekilde toplumsal dinamikleri kontrol altında tutarken hızlı karar ve aksiyonlarla küresel hegemonyayı sürdürme hesabı içerisine giriyorlar. Aslında Rusya ve Çin örneğinden yola çıkarak otoriter yönetimlerin yaygınlaşması sadece ABD için değil, tüm batı demokrasilerinin önüne bir meydan okuma koyuyor. ABD’de bu yönde bir girişimin diğer batılı ülkelerde de etkilerinin olacağını beklemek mümkün. Ancak toplum yapısı ve yerleşik demokratik alışkanlıkları nedeni ile ABD’nin böyle bir yapıya geçmesi çok büyük dalgalanmalar olmadan mümkün olmayacak gibi görünmektedir. Bu süreçte içteki karmaşayı yönetmek ve aynı zamanda jeopolitik baskıları karşılayabilmek için ABD yönetiminin önceliklendirmeler yaparak, çatışma ihtimallerini azaltması, küresel çapta bazı bölgelerde alan boşaltması ve odağını ilk sıradaki önceliklerine vermesi gerekiyor. Bu nedenle 2020’li yılların ABD için en zorlu yıllar haline geleceği, yenilgiler ve geri çekilmeler dönemi olacağı değelerlendirmeleri yapılıyor.

Bütün bunlardan bize ne?

Türkiye de küçük bir payı olmasına rağmen küresel ticarette kendi açısından önemli bir yer tutmaya çalışıyor ve kuruluşundaki “muasır medeniyet seviyesini yakalamak” kodlaması dünya üzerindeki ekonomik ve siyasi değişimlere karşı hasasiyetini arttırıyor. Ticari tercihlerimizin ağırlıklı olarak AB etrafında şekillenmesi risk dağılımı açısından Türkiye’yi kırılgan hale getiriyor. Konuyu bu şekilde algıladıktan sonra ABD’nin dünyaya olan etkisini tarihsel bir olayla basitçe özetlemek mümkün:

1963 yılında Amerikanın Vietnam savaşına dahil olması ve yenilgi ile sonuçlanmasına kadar geçen süreçde ABD içerisindeki savaşa karşı oluşan toplumsal hareketlerin 1968 kuşağını yarattığı ve tüm dünyayı etkisi altına aldığı, bu etki sebebi ile birçok ülkede yaşamsal siyasi değişiklikler olduğunu hatırlamak ABD’nin küresel siyasi akımlara etkisini anlatmak için ilk örnek olabilir. Ancak bunun dışında, devasa tüketim kapasitesi, Avrupa ana karasındaki yatırımları ve AB ülkelerinin ABD’deki yatırımları, Çin’deki Amerikan yatırımları, tüm dünyadaki girişimler ve ticari ilişkiler vb gibi küresel ticaretin tamamına etki eden büyüklüğü ve yaygınlığı sebebi ile Amerikan ekonomisinin küresel ekonomiye sürekli olarak etkisi olduğunu söylemek mümkün. 

Bunun dışında ABD’deki herhangi bir tüketici ürününde teknik bir sıçrama, bütün dünyadaki üreticilerin yatırım karalarını etkileyip, fabrikaları değişime zorlayabiliyor. Basitçe Amerikan yemek yeme ya da kahve içme  kültüründeki bir değişiklik bile dünya çapında büyük ve geniş kapsamlı sonuçlar yaratabiliyor.  

Dolayısı ile ABD için yukarıda bahsettiğim türde zorlu ve sıkıntılı geçecek 10 yılın sadece Türkiye değil tüm dünya için siyasi ve ekonomik anlamda olumlu ve olumsuz etkileri olacaktır. Türkiye’nin ve Türk şirketlerinin buna yönelik hazırlıklı olması, risk dağılımlarını iyi planlaması ve bölgemizdeki ABD etkisinin alan boşaltmasının sonuçlarından ekonomimize nasıl fayda sağlanır ya da ne zarar gelir bunların senaryolaştırılıp kamuoyu ile paylaşılması gerekir. Bu sayede iş dünyamız da karşılaşabilecekleri tehdit ve fırsatları iyi değerlendirip ona göre pozisyonlarını ayarlayabileceklerdir.

Son olarak Türkiye’nin Kuzey Afrika, balkanlar, Anadolu Kafkasya ve Ortadoğu’yu içine alacak şekilde bir ekonomik bölge yaratılmasına öncülük yapması yeniden şekillenecek dengeler açısından kritik önemde olacaktır.

Alman ekonomik nüfuz alanında olan olan Avusturya, Çekya, Polonya, İsviçre‘nin AB içindeki birlikteliklerinde yarattıkları sinerji, peşi sıra Brexit sonrası Ingiltere’nin Common Wealth topluluğunun ekonomik gücünü yeni bir odak haline getirme çabaları, Şangay beşlisi devamında bir kuşak bir yol projesi ile Çin’in Güney Pasifikten tüm Avrasya boyunca İtalya’ya kadar oluşturmayı planladığı ekonomik işbirliği,  Imparatorluk iddiasındaki ABD’yi mevcut hantal bürokrasisinin başa çıkamayacağı bir noktaya sürükledi.

Avrupa, Rusya, Çin gibi büyük etmenleri denetimi altında tıutamayan ABD, dünyaya tek başına hakim olma oyununu bu şekli ile kaybetmeye başlamıştır. Yeniden sahneye döndüğünde gücü diğerlerinden hiç de fazla olmayacaktır. O noktada Türkiye’nin sahnenin neresinde olacağı hepimizi ilgilendiren en önemli sorudur.

Yorum bırakın