Yeni Nesil Sanayi Programına neden ihtiyacımız var?

Sanayideki programsız gidişatın devamı halinde Türkiye’nın kayıplarının toprak kaybı kadar büyük olma riski vardır.

Photo by Miguel u00c1. Padriu00f1u00e1n on Pexels.com

Türkiye’nin Mavi Vatan doktrini doğrultusunda ayırdına vardığı, deniz yetki alanları ve özelinde Doğu Akdeniz, devamında da adalar ve Kıbrıs ile bütünleşen çıkarları yönünde uyguladığı uluslararası politikanın toplumsal desteği ve karşılığı oluşmuştur. Ancak gün itibarı ile bu konuda kamuoyundaki artan bilinç düzeyini sönümleyebilecek en önemli unsur bu çıkarları savunacak askeri yetenekleri besleyecek ekonomik güç ve sanayi altyapısıdır. Askeri yeteneklerini ve gambot diplomasisini son 3-4 senedir başarılı bir şekilde uygulamasına rağmen Türkiye’nin bunu sürdürebilir halde tutacak bir ekonomisi ve sanayi altyapısı yoktur. Birkaç başarılı örnek dışında Gümrük Birliği sonrasında hedeflenen verim ve kalite seviyesine ulaşamayan, inovasyon becerilerini arttıramayan ve ara kadro ihtiyacını planlayamayan Türk sanayisinin , pandemi sonrasında oluşan yeni ekonomik düzende de önüne çıkan fırsatlar çok hızlı bir şekilde aleyhine dönüşebilecektir.

Bu hali ile Çin malı 2025, Alman Endüstri 4.0 programları ve son olarak da AB’nin Vietnam ile imzaladığı serbest ticaret anlaşması , Türk sanayisinin kısa süre içerisinde çok büyük sıkıntılara gireceğini aslında çok net gösteriyor. Pandemi ile artan dijitalleşme baskısının da genel olarak geriye düşmeyi hızlandıracağını da öngörmek yanlış olmayacaktır.

Verimsiz politik gündemin tükettiği enerji ve önceliklere yönelik genel odak yoksunluğu nedeni ile Türkiye’nin büyük stratejisini destekleyecek ekonomik gelişim de uzun süredir durmuş durumdadır. Sanayideki programsız gidişatın devamı halinde Türkiye’nın kayıplarının toprak kaybı kadar büyük olma riski vardır.

Bütün bu görüntüyü tersine çevirebilecek eylemlerden birisi sanayinin iyi planlanmış ama hızlı icra edilecek bir programa odaklanmasıdır. Bunun da devlet organizasyonu tarafından yapılması şarttır. Bu programların örneklerini bu ülke geçmişte yapmış olduğu ve başarı sağladığı için tereddüde gerek yoktur. Tek gereken kararlılık, istikrar ve doğru yönlendirmedir.

15 Senede 200 yıllık sanayi devrimini gerçekleştiren, daha neler yapar?

17 Şubat 1923 tarihinde başlayıp, 4 Mart 1923 tarihine kadar devam eden İzmir İktisat Kongresi’ne çiftçi, tüccar, sanayici ve işçi gruplarından 1135 delege dahil olmak üzere toplamda 3000 kişi katıldı. Kongrenin amacı yakında ilan edilecek olan Cumhuriyet’in ekonomi politikasının temelini oluşturmaktı, bu temel sayesinde batının 200 yıllık sanayi gelişimini kısa sürede yakalamak hedefleniyordu. 1923’den 1938’e kadar 15 yılda gerçekleşenler bu hedef doğrultusunda tüm toplumda bir odaklanma olduğunu gösteriyor.

2. Dünya savaşı süresince ve sonrasında Türkiye’deki sanayileşmedeki odak, siyasi konjonktür doğrultusunda kayboldu. 1950’den 1960’a kadar olan dönemde plansız, programsız ve sürdürülemez büyüme sürecinden sonra 1960 anayasası ile birlikte ekonominin dolayısı ile sanayinin bir plana bağlanması söz konusu olabildi.  Bu doğrultuda bürokraside yapılan düzenlemelerle Türkiye planlı kalkınma dönemine girdi, bu amaçla 30 Eylül 1960 tarihinde Başbakanlığa bağlı Devlet Planlama Teşkilatı kuruldu.

1962’den itibaren Devlet Planlama Teşkilatı’nın raporladığı ve hükümetler tarafından uygulanmaya başlayan kalkınma planlarında, 5 er yıllık dönemlerde,  makro içerikli bir niteliğe sahip olarak, kamu yatırımları doğrudan, özel yatırımlar dolaylı olarak planlanmaktaydı. Bu planların en önemli özellikleri mevcut ekonomik ve toplumsal yapıyı gözetmesi ve gidilecek yolu göstermesiydi.

Bu kalkınma planlarında temel amaç sanayileşmeydi ve bunun için belirlenen sanayileşme modeli ithal ikameci sanayileşme olarak tercih edilmişti, 1980 sonrası ise planlar ihracat teşvikine dayalı sanayileşme politikalarına evrildi.

Birinci ve ikinci beş yıllık kalkınma planlarında istihdam sorununa çözüm yaratmak ve nitelikli işgücü yetiştirilmesine ağırlık verilmiş, ikinci plan ile sanayinin ekonomide sürükleyici sektör niteliğinin kazanması ilkesi benimsenmişti. Dördüncü plan ile kamu kesimi ağırlıklı sanayi stratejisine yönelinmiş, beşinci plan ile de ihracat odaklı kalkınma politikaları ve kamunun ekonomiye müdahalesinin azaltılması hedeflenirken yabancı sermaye yatırımlarına yönelik politikalar uygulanmaya başlanıp, altyapı ve konut yatırımlarının arttırılması plana girmişti. Beşinci plan ve sonrasındaki planların tamamında odak, sanayi dışına kaymış temel olarak genel ekonomik sorunlar öncelik almıştır.

Dolayısı ile birinci ve ikinci plandaki Türkiye şartlarına özel nitelikli iş gücü ve sanayinin sürükleyici işlevi sonraki planlarda yavaş yavaş önemini yitirmiş, bunun doğal sonucu olarak da Uzak Doğu Asya’da 2. Büyük savaş sonrasında Türkiye’nin gerisinde olan ekonomiler 2000’li yıllar itibarı ile Türkiye’yi çok geride bırakmışlardır.

Toplumların sanayi gelişimi bireysel çabalardan çok üst seviyede en önemli organizasyonel yapı olan ulus devlet bünyesinde planlanıp uygulandığı oranda hız ve anlam kazanmaktadır. Bu şekli ile hedeflerin belirlenip odaklanma sağlanabilir, anlattığım şekli ile Türkiye bu odaklanmayı ve neticelerini 1923-1938 yılları arasında tecrübe etmiştir. Bugün de buna benzer planları ve hedef belirlemeleri gelişmiş ülkelerde görebiliyoruz. Buna örnek olarak Almanya’nın Endüstri 4.0, Japonya’nın Toplum 5.0 ve Çin’in Çin Malı 2025 sanayi programlarını verebilirim. Bu programların ilgili ülkenin sosyo-ekonomik durumları gözetilerek oluşturulduğunu ve o ülkenin gelecekteki ekonomik varlığını korumak ve sürdürmek amaçlı olduğunu unutmamak gerekiyor.

Devlet organizasyonu tarafından bu şekilde belirlenen ve ilan edilen programlar doğrultusunda her bir sektör ve bu sektörlerde faaliyet gösteren organizasyonlar kendi yapılarının amaç ve hedeflerini bu makro planlara uyumlu şekilde planlayıp büyütmesi beklenir, bu şekli ile ekonomik gücün ana gövdesini oluşturan sanayi yapısının odak noktaları belirlenir. Geriye kalan ise firmalar özelinde bunun yönetimler tarafından yapılarda öznelleştirilmesidir, bunu yapamayan firmalar rekabet dışında kalırlar. Böyle bir ortamda şirket amacını belirlemek ve bunu toplumsal faydaya bağlamak bir yönetici için çok daha kolay hale gelir.

Sanayi Programı olmazsa ne olur?

Böyle programların devlet öncülüğünde organize edilmemesi durumunda firma kurgusunu ve odağını belirlemek daha zor olsa da yine de mümkündür. Devlet organizasyonu tarafından bilinçli bir programın olmadığı bu gibi durumlarda ise yatırımcı, iş sahibi ya da yöneticinin kendi organizasyonuna ve iş koluna yönelik amaçlarını ve hedeflerini kendisi belirlemesi, gelişimini ve büyümesini buna göre planlaması beklenmelidir, ancak devletin yol göstericiliğinin eksik olduğu şartlarda ekonomi yönetiminin ya da küresel değişkenlerin bu planları altüst edebilecek  durumları ortaya çıkarabileceğini akıldan çıkarmamak gerekir. Bu durumda sektörün ya da işin topyekün oyun dışı kalmasına yol açacak gelişmeler oluşabilir.

Devletin süreli sanayi programının olması gerekliliği sırf değişken kararların yaratacağı hasarlarla alakalı değildir. Üzerinde yaşadığımız coğrafya ve tarihimiz  bizleri büyük hedeflere sahip olmaya zorlamaktadır, bu büyük hedefler de bireyler ya da firmalar tarafından ayrı ayrı değil en üst toplumsal organizasyon olan devlet tarafından belirlenmek ve üzerinde bir mutabakat sağlanmak zorundadır.

Bu şekli ile bir program etrafında birleşme olursa topyekün kalkınma çağın gereklerine uygun olarak daha hızlı olacaktır. Makro seviyede ulusal bir program olursa firmaların kendi aktivitelerini buna göre şekillendirmeleri nedeni ile topyekün ekonomik gelişim ve büyüme daha ulaşılır ve kolay olacaktır.

Konuya bu şekilde bakınca Türkiye’nin atması gereken en acil, en önemli adım Yeni Nesil Türk Sanayi Programının* oluşturularak hedeflerinin bir an önce ortaya konulup, her bir yurttaşın, şirketin, sanayi kuruluşunun gündemine  girmesi ve buna yönelik öznel planların devreye alınması olmalıdır. Devletin bu konuda adım atmaması durumunda sanayi kuruluşlarının toplumda böyle bir ihtiyacı beslemeleri ve karar alıcıları buna sevk etmeleri için birlikte hareket etmeleri gerekmektedir.

Son olarak, Covid19 salgını sırasında tecrübe ettiğimiz bir konu da iş dünyasının gündeminde Covid19 sonrası dönemde yoğun olarak yer alacak gibi görünmektedir. Buna ben “hız” diyorum. Salgın sırasında Çin’in 10 gün içerisinde 1000 yatak kapasiteli bir hastane inşa edip devreye alması bunun ilk sinyalini verdi. 5G teknolojisi ile birlikte her konuda hızın hayatımızda daha çok yer edineceğini tahmin etmek zor değil. Hız ile birlikte kesinlik ve doğruluk iş hayatımızdaki yeni rekabet unsurları haline gelecek. Dolayısı ile yeni nesil sanayi programının bu hız olgusunu da çok iyi değerlendirmesi ve küresel ticarette Türkiye’nin coğrafi konumu ve insan potansiyelini buna göre göz önüne alıp hedefler belirlemesinin gerektiğini değerlendiriyorum.

Kaybettiğimiz her gün, saat, dakika aleyhimize işlemektedir.

Yorum bırakın