
Uzak Doğu Asya Ülkeleri Türkiye’yi nasıl geçti?
Japonya dahil olmak üzere 1945 yılı itibarı ile ekonomik durumu Türkiye’den geri olan birçok ülke 21 yy başlarken Türkiye’nin çok ilerisine geçti. Bu ülkelerin çoğunda bizde olduğu gibi büyük güçlerin çıkar çatışmalarının yaşanmasına rağmen bu atılımları gerçekleştirmiş durumdalar.
Bu başarılı ülkeler, ithal ikamesi sistemi ile başladıkları büyüme hamlesine ihracata dayalı büyüme stratejisi ile devam ediyorlar. Şirket gruplaşmaları kolaylaştırılırken, mali destekler de bu devletler tarafından yüksek katma değer yaratan iş kolları gözetilerek veriliyor.
Çin, çevresindeki ülkeleri de ekonomik nüfuz alanına cezbederek dünyanın en büyük ekonomik topluluğunu yaratmış durumda, bu sayede Vietnam, Kamboçya, Laos, Myanmar gibi ülkeler süratle Çin ekonomi ve altyapısına bağlanarak dışa açılmaya çalışıyor, bu plan doğrultusunda söz konusu ülkelerin Malezya ve Tayland ile birlikte İpek Yoluna uzanması planlanıyor. Bölgenin zengin doğal kaynaklarını da ekleyince ortaya dünyanın ekonomik gelişme potansiyeli en yüksek alanı ortaya çıkıyor.
Bu ülkelerde ekonomiyi yönetmek için pragmatik kararlar alınıyor. Bir politika başarılı ise sürdürülüyor, başarısızsa onu bırakıp bir başkasını deniyorlar. Başlangıç olarak ucuz işçiliğin önem taşıdığı sanayilerle başlayan kalkınma çalışmaları sermaye yoğun yüksek teknolojiye yönelmeye başlıyor.
Kore’de devlet büyük sanayi şirketlerinin (Chaebol) ekonominin lokomotifi olmasını hedeflerken diğer ülkeler taşeron ağlarını destekleyerek, küçük işetmeler üzerinden sanayi büyümesini hedefliyorlar. Taşeron ağlarının kullanımı hizmet sektöründe de çok hızlı büyüyor, bu şekli ile hizmet sektörü Güney Kore ve Tayvanda iş gücünün % 50 sine ulaşmış durumda. Doğu Asya’da irili ufaklı firmaların doğup birleştiği ya da işbirliği yapıp sonra ayrıldığı ve yeni birliktelikleri teşvik eden bir yapı işler halde. Bu yapının ana fikri de “neyi ihraç edip gerekli döviz kazanabiliriz” sorusu üzerine odaklanmış durumda.
Hong Kong ihracatınının ciddi bir kısmını re-export üzerine yönetmekte iken, Tayvan ilk başta tüketim maddelerinde dünyaca tanınan üretici bir ülke haline geliyor, 1990’lardan itibaren de telekominikasyon, bilgi teknolojileri, biyoteknoloji, ve uçak teknolojisi gibi sektörlere yönelmiş durumda.
Bu devletlerin tüm etkinliklerinin önceliği ekonomik kalkınma. Kalkınma da üretim artışı, verim yükselişi ve rekabet gücündeki artış olarak tanımlanıyor, buna karşılık gelir düzeyi düşük kesimlere sübvansiyonlar vermiyorlar.
Singapur örneğinde devlet organizasyonunun amacı, kalkınmaya en uygun ortamı yaratmak ve geleceğin sektörlerini seçip teşvikleri bunlara yönlendirmek, yabancı sermaye ve teknolojiyi ülkeye çekip Singapur’un yabancı sermaye için merkez olmasını sağlamak. Bunun için başta deniz ulaşım ve gemi bakım onarım, gemi ve petrol platformları inşası ve elektronik ana odak konuları olarak teşvik ediliyor. Singapur bilinçli bir şekilde bölgesinde ucuz işçi bazlı rekabetten ve korumacılığa muhattap tekstil ve hazır giyim sektörlerinden uzak kalmayı tercih etmiş durumda. Buna karşılık seneler boyunca devamlı olarak (Hub ) liman, havalimanı ve haberleşme alanlarındaki altyapı yatırımlarını sürdürmüş.
Kore firmaları özelinde ise teknolojide öncü olmaya kararı, uygulamalar bağlamında açıkça görülüyor. Bu amaçla ürün geliştirme faaliyetlerine yatırım yaparken, yatırım getirisi en yüksek ve en hızlı olan ürünlere yöneliyorlar. Başlangıçta kötü kaliteli taklitlerle pazara çıkarken ana fikirde ısrarcı olarak zaman içerisinde üst seviye performans yakalayan yüksek kaliteli ürünler üreten firmalar haline geliyorlar.
Kore sanayi dönüşümü için önemli dönüm noktası olan Seul olimpiyatlarından sonra Kore firmaları takip ettikleri rakiplerin yerel pozisyonlarına göre her pazarda farklı büyüme stratejileri izlemeye başlıyor, her yere uydurulmaya çalışılan “tek beden” çözümden çok, pazar ihtiyaçlarına göre yerel değer üretmeye önem veriyorlar.
Bu şekli ile tasarımın rekabetin özü olduğunu kavrayan şirketlerin üst yönetimleri ürün tasarım gücünü arttırmak ve yeni inovatif ürünler üretmek için yoğun çaba gösteriyor.
Bu çabayı desteklemek için firmaların 3 konuya özel önem vermesi teşvik ediliyor:
1- Üyesi oldukları toplumun ekonomik gelişimine katkı vermek
2- Ekonomik rasyonelliği gözetmek
3- İnsan kaynağını geliştirmek
Bu üç konuya odaklanan Kore sanayisi, “icraat odaklı kültür” dedikleri bir kültür yapısı içinde devlet politikaları ile hedef ve amaç birliğini başarı ile yürütüyorlar.
Kısacası 30-40 yıl önce Türkiye’nin gerisinde olan bu ekonomilerde devlet politikalarından şirket yönetimlerine kadar kapsamlı ve bilinçli bir program uygulanıyor.
Alman Endüstri 4.0 programı
Türkiye’de çok tartışılan program olduğu için detaylarını yazmayacağım, ancak programın esas amacı yaşlanan nüfus ve pahalı iş gücü nedeni ile Çin’e yönelen üretim ve tedarik merkezlerinin, sensör ve bilişim teknolojileri sayesinde insansızlaştırıp üretim maliyetlerinin düşmesini sağlayarak, Alman ekonomik bölgesine geri dönmesi hedefleyerek refah toplumunun yoluna devam etmesi.
Avrupa Birliği projesini ekonomik çıkarları doğrultusunda akıllıca kullanan Almanya’nın, endüstriyel programını besleyecek olan enerji tedariğini de Rusya ile yaptığı işbirliği ile sağlama alırken, ikinci dünya savaşında “lebensraum” denilen ve askeri güç ile kontrol altına almak istediği yaşam alanını bu sefer ekonomi ile kontrol etmeye başlamış olup, yeni dönemdeki ticari ve siyasi güç kaymasına bu alandaki ekonomik varlığı ile hazırlanmaktadır. Ingiltere’nin bu eksen kaymasına hazırlık için öngördüğü Brexit sonrası “common wealth” ekonomik birlikteliğinin Avrupa kıtasındaki karşılığı, Alman nüfuz bölgesi olan Çek Cumhuriyeti, Avusturya, Polonya ve İsviçre ile oluşmaya başlamıştır.
Dolayısı ile Alman Endüstri 4.0 programı da ekonomik içerikli olmasına rağmen birçok jeopolitik faktör ile desteklenirken, temel olarak Alman toplumunun ihtiyaçlarına yönelik olarak planlanmış ve uygulamaya konulmuştur.
Çin Malı 2025 programı
Bir taraftan Alman Endüstri 4.0 programının yarattığı tehlikeyi karşılamak için, bir taraftan da Çin’in artan küresel ihtiraslarına ulaşmasını sağlayacak askeri gücü besleyen sürdürülebilir bir ekonomi için Çin devletinin yürürlüğe koyduğu sanayi programına “Çin Malı 2025- Made in China 2025” deniliyor.
Bilindiği gibi onlarca yıl boyunca Çin sanayisi kesintisiz olarak büyümüş ve 2012 yılında 2.62 trilyon dolarlık hacme ulaşarak ABD’yi geçmiş ve dünyada en çok üretim ve ihracat yapan ülke konumuna gelmiş durumda. Ancak gelişmiş ülkelerle kıyaslandığında Çin miktar olarak büyümeyi başarmış olsa da güçlü bir üretim sektörüne sahip değil. Kendine ait inovasyon becerisi, verimli kaynak kullanımı, endüstri yapılanması, enformasyonlaşma seviyesi, kalite ve üretim verimliliği gibi konularda halen geride ve üretim metodolojisini dönüştürmeye ihtiyacı var.
Bu nedenlerle ortaya konulan yeni sanayi programı ile üç aşama sonucunda Çin devriminin 100. yılı olan 2049 yılı hedeflerine ulaşma öngörüyorlar. Programın 2049 hedefi, Çin’i mevcut pozisyonu olan imalat merkezinden bir dünya teknoloji gücü haline dönüştürmek olarak açıklanmış durumda. Bunu da kalite ve teknoloji entegrasyonuna odaklanarak çevreci, yenilikçi ve akıllı sanayiye yönelerek gerçekleştirmeyi planlıyorlar. Programın temel hedefi, Almanya, ABD, Güney Kore ve Japonya gibi yüksek teknoloji ekonomilerine katılmaktan çok, tamamının yerini almak olarak açıklanıyor.
Bu kapsamda bazı sektörlere ayrıcalık tanınacağı Çin devleti tarafından açıklanmış durumda. Bu sektörler: bilişim teknolojileri ve yapay zeka, robot teknolojileri, havacılık, okyanus mühendisliği ve ileri teknoloji gemiler, modern demiryolu ürünleri, enerji tasarrufu ve yeni enerji araçları, elektrik donatımı, gen mühendisliği, biyofarmakoloji ve yüksek performanslı tıbbî cihazlar ile tarım makineleri.
Programın dikkat çeken unsurlarından biri de teknoloji bağımsızlığına yönelik özel hedefler içeriyor olması, bu bağlamda Çin’deki tüm devlet kurumlarına üç yıl içerisinde, yabancı ekipman ve yazılımları yerli üretim muadilleriyle değiştirme talimatı verilmiş durumda.
Yüksek karar verme ve uygulama gücü
Programı uygulamaya koyan Çin Devleti’nin özel araştırma birimlerini açık ara geliştirdikleri görülüyor, bu birimlerin oluşumunda finansmanın çoğunun ulusal sermayeden karşılandığı raporlarla açıklanmış durumda. Bu sayede yapay zeka araştırma tezleri, 2007-2017 yılları arasındaki 10 yıllık süreçte %400 artmış. Bu veriler Çin’in yapay zeka konusuna ulusal öncelik verdiği ve bu yönde faaliyete geçtiğinin kanıtı olarak anlaşılabilir.
Çok yakın bir gelecekte tüm iş yapma şekillerini temelden etkileyecek olan 5G teknolojisi ile ilgili olarak da, Çin hükümeti, özel işletmeler merkezli alt yapı kurulumu ve yaygınlaştırılmasında da tüm kararları tepeden aşağı bir anlayışla vermekte ve ABD’ye kıyasla daha hızlı yol almaktadır. Huawei ve ZTE gibi Çin şirketlerinin bu işi yürütmek için teknik kapasitelerinin yeterli olduğu da bilinmektedir.
Çin elektrik enerjisini daha verimli kullanabilmek için yenilebilir enerjiye yoğun ilgi göstermekte. Almanya ile eş zamanlı olarak Çin, güneş enerjisinden elektrik üretme teknolojisinde dünya liderliğini elinde tutarken, elektrikli arabalarda kullanılacak pil teknolojisi üzerine de uzun yıllardır çalışmaya devam ediyor. Benzer şekilde atık gaz düzenlemesi kapsamında elektrikli araçların yaygınlaşması için devlet teşvikleri bulunuyor.
Ödeme sistemlerinde çok ileri bir aşamaya gelmiş olmaları sebebi ile Çin toplumu “ultra ileri elektronik para toplumu” olarak nitelendirilmeye başlanmış durumda, günlük ekonomik aktiviteler nakit dışı çözümlere yönlendiriliyor, bu da büyük veri yönetimi ve yapay zeka konularında diğer toplumlardan daha ileri gitmelerine yol açacak bir ortam yaratıyor. Bu sayede sadece üretim değil ürettikleri ürünlerin satış ve pazarlama aktivitelerinde de Çin’in başarılı olacağını öngörmek zor değil

Bir Kuşak Bir yol: Batı pazarlarına ulaşmak için uzun soluklu bir plan
Türk ulusal kanallarının haber bültenlerinde arada bir konu olan ve yoğun gündemimizde çok yer bulamayan, “modern ipek yolu” olarak adlandırılan ve aslında Türkiye’yi de geçiş güzergahında olması nedeni ile yakından ilgilendiren “Bir Kuşak bir yol projesi”, Uzak Doğu’daki ekonomik gücün batıdaki pazarlara ulaşmasını amaçlayan ve Çin tarafından yıllardır üzerinde çalışılan bir proje. Güzergah Uzak Doğu Asya ekonomilerini birbirine bağlarken, deniz ve kara yolu ile iki farklı alternatiften batı pazarlarına ulaşmayı hedefliyor, deniz güzergahındaki Afrika’nın çok önemli bir konuma sahip olması nedeni ile Çin’in bu kıta üzerinde ekonomik aktivitelerini ve yatırımlarını senelerdir arttırması gözden kaçmamalıdır. Kıtanın ileriki yıllarda doğal kaynakları ve tarım imkanları ile birlikte birçok fırsatlar sunacağını, bu açıdan da güzergah için önemini anlatmaya gerek yok. Deniz güzergahında Türkiye için dezavantajlı konu ise Süveyş kanalından sonra Avrupa’ya geçişin Pire limanı üzerinden planlanmış olmasıdır. Çin malı 2025 programının başarısı için deniz ve kara güzergahlarında bulunan ülke coğrafyalarında siyasi istikrarın sağlama alınmasının Çin için önemi de yadsınamaz. Bu açıdan Çin dış politikasının kendi bölgesinin dışına genişlemesi de genel olarak beklenen bir durum.

Strateji desteği
Devlet kapitalizmini başarı ile uygulayan Çin devleti ilan ettiği programın başarısı için hedefler koymak ve uluslararası ilişkilerde ağırlığını arttırmak dışında yapısal değişikliklere de gidiyor. Hızlı karar alıp uygulayan devlet kadroları bu özelliklerini firmalara da aktarıyorlar. Bu kapsamda adil rekabet ortamı, girişimlere finansal destek, vergi desteği ve iyileştirmeleri, insan kaynağı gelişim sistemi ve teşvikleri, küçük ve orta boyutlu işletme destekleri gibi yönetsel reformlar planlayıp devreye alıyorlar.
Çin Malı 2025 programının Alman Endüstri 4.0 programından en büyük farkı programın en önemli kaynağının teknolojiyi yaratacak ve uygulayacak olan insan üstüne kurgulanması olarak ortaya çıkıyor. Alman programının yaşlanan nüfus ve yüksek işçilik maliyetleri nedeni ile sanayiyi insansızlaştırmaya yönelmesi, buna karşılık Çin programının kalabalık bir nüfusa sahip olması nedeni ile yüksek teknoloji ile birlikte insan kaynağı gelişimine özel önem vermesi iki farklı toplumun ihtiyaçlarına göre düşünülmüş olan iki farklı program olarak önemlidir. On yıllar boyunca Çin öğrencilerinin başta ABD olmak üzere batılı ülkelerde teknik eğitim görmeleri, yatırımcı şirketlerin teknoloji transferi yapmak zorunda bırakılmaları bu programın alt yapısını hazırlayan uygulamalar olarak değerlendirilebilir.
Japonya Sanayi Stratejisi, Toplum 5.0
1980’li yıllarda otomotiv ve elektronikte gösterdiği başarı ile refah toplumu seviyesine ulaşan Japonya, artan yaş ortalaması ve dinamizmini yitirmeye başlayan sanayisi nedeni ile geleceğe dönük yeni bir endüstri planlaması ihtiyacı duymaktadır. Bu nedenle bir süredir Toplum 5.0 denilen kavramı gündemine almış durumda.
Bu kavramın ana unsurlarından biri gelişmiş sensör teknolojileri ile, büyük veri yönetimi ve yapay zekanın toplum yaşamında daha fazla yer alması bu sayede insan yaşam kalitesinin ve katma değerin arttırılması olarak hedefleniyor. Nesnelerin interneti ile birbirine bağlanan insan ve nesnelerin inovasyon ile toplumun çeşitli ihtiyaçlarına cevap vermesi amaçlanıyor. Yapay zeka ve otonom araçlar ile insan potansiyellerini arttırmak ve bunu daha verimli alanlarda kullanmak da başka bir amaç olarak ortaya çıkıyor.
Bu bağlamda 2020 Tokyo olimpiyatları sonrasında Yeni Nesil Mobilite Sistem Yapısı yani insansız sürüş ile transfer servisi gerçekleştirme gibi uygulamaları Japon şehirlerinde görmeye başlayacağımızı düşünebiliriz. Japonya otonom sürüş için gereken yasal düzenlemelerin hazırlanıp hızlıca devreye sokulması konusunda yoğun bir çaba içerisinde. Şehirleşme ve toplu taşıma ilişkisi ile birlikte yaşlanan nüfus için yeni nesil sağlık hizmetlerinin bir program dahilinde devreye girmesini hedeflerken (özellikle hasta bakım hizmetlerinde robot kullanımı başta olmak üzere), bireysel sağlık taraması, sağlık kuruluşları arasında ilaç bilgisi vb. için ortak ağ kurulumu, ilaç alımı yönlendirmesi dahil olmak üzere çevrim içi tedavi ve gerekli düzenlemeleri gerçekleştirme gibi toplum sağlığına yönelik endüstriyel teknoloji programın ilgi alanına aldığı önemli konulardan biri olarak öne çıkıyor.
Tarım, ormancılık ve balıkçılık sektörlerinde yapay zeka kullanımı, 2050 yılına yönelik enerji kontrolü, elektrik depolama, hidrojen kullanımı gibi konularda teknik ve teknoloji gelişimi desteklemek, geliştirilen ürünlerin uluslararası pazarda yayılımına yardımcı olmak, KOBİ’leri üretkenlik ve inovasyon açısından geliştirme programın hedefleri içerisinde.
Özet olarak Japonya’nın Alman ve Çin programlarından toplum ve birey hayatına yönelik fayda açısından ayrıldığını söyleyebiliriz. Bu açıdan yenilikçi dijital ürünler, servis ve sistemlerde yaratıcılık, insan beyin gücünün yapay zeka ile desteklenmesi, kas işlevi gören robotların geliştirilmesi vb. gibi yüksek teknolojinin yaşlanan toplum hayat kalitesini arttırıcı bir etken olarak kullanılması hedefliyor.
Geçmişteki seri üretimin yüksek miktarda tüketiciye mal ve servis sağlayamamasından gelen deneyim üzerine kurgulanan programda, her bir bireye özelleştirilmiş mamul ve servis sağlanmasıyla çeşitli toplumsal sorunlar çözülüp büyük bir katma değer sağlanması amaçlanıyor.
Jeopolitiğin iş yönetimine etkisi
Birçok araştırmaya göre, yöneticilerin yüzde 50’den fazlası jeopolitik riskleri işletmelerinin karşılaştığı en büyük zorluklar olarak belirtiyor, ancak bu riskler halen iş dünyasının yönetmekte en aciz oldukları sorunlardan biri olarak durmakta, çünkü iş insanlarının bunları kontrol altına alması mümkün değil. Jeopolitik riskler, yatırım kararlarını etkileyebiliyor, ekonomik yavaşlamalar nedeni ile tedarik veya satış organizasyonlarında kesintilere yol açıp işletmeleri beklenmedik şekilde etkileyebiliyor.
Güç ekseninin Atlantik’ten Pasifik’e kayması, ABD’nin keyfi yaptırımlar politikası, Doğu Akdeniz’deki son gelişmeler, Orta Doğu’da süre giden karışıklıklar, terör eylemleri, korumacılık, göç, iklim değişikliği, otoriter yönetime yöneliş, yükselen ırkçı tutumlar modern çağda benzeri görülmemiş düzeyde dalgalanmalar yaratmaya başladı.
Bu konuların tamamının birbirleri ile etkileşim içerisinde olacak şekilde 2020 ve sonrasında da risk çarpanı olarak devam edeceği öngörülüyor, ancak bazı ülkelere özgü sorunlar da küresel satranç tahtasını daha da zorlaştıracak özelliklere sahip.
Brexit etrafında hala çok fazla belirsizlik var, Amerikan siyaseti tahmin edilmez ve zikzaklı tutumuna devam ediyor ve küresel liderlik Kuzey Amerika’dan Uzak Doğu Asya’ya iç krizlerle birlikte geri çekiliyor.
Çin, uluslararası bir süper güç olarak konumunu sağlamlaştırma yolunda adım adım ilerliyor.
Rusya nüfuzunu ve işbirliklerini artırmaya devam edip, Ortadoğu’da oyun kurucu olarak sahada bizzat boy gösterir ve paralelinde Doğu Akdeniz’de varlığını hissettirirken, Almanya ve Fransa özelindeki ilişkileri nedeni ile batı ittifakında ayrışmalar ve tedirginlikler yaratmaya devam ediyor.
Suudi Arabistan ve İran arasındaki gerilim devam ederken, Türkiye değişen bu şartlarda kendini konumlandırmakta zorlanıyor.
Bütün bunlar teknolojideki hızlı gelişmelerle birlikte ele alındığında, gerek bölgesel gerekse küresel çapta büyük bir değişim fırtınasının ortasındayız denilebilir.
Bu bilinmezlik ve tahmin edilmezlik ortasında yatırım, büyüme, iş geliştime planlarının hangi alanlarda olacağını, hangi pazar/ürünlerden çıkıp hangileri peşinde koşacağını, bütçesinden insan kaynağına kadar gözetmek durumunda kalan iş insanının, ana verilerinden biri de iş yaptığı bölgelerin jeopolitiği haline geliyor.
Bu hali ile de iş coğrafyası ile ilgili yakın bilgi ve takip, kayıp/kazançları sezme imkanı yaratırken, iş modellerini/hedeflerini daha bütünsel olarak analiz etme fırsatını doğuruyor, bu nedenle jeopolitik okumanın iş ve insan yönetimine doğrudan etkisi vardır demenin bir sakıncası yok.

Türk Jeopolitiği bize ne diyor?
Güç ekseninin Atlantik’ten Pasifik’e kaydığı genel kabul gören bir düşünce iken bunun etkilerini Türkiye’nin son 20 senedir yaşadığını kabul etmek lazım. Bir dönem bölgesel finans merkezi ve enerji geçiş güzergahı olma hedefleri gündemdeyken, günümüzde Türk ekonomisine yaşamsal etkisi olacak olan Doğu Akdeniz enerji rezervlerinin Mavi Vatan doktrini doğrultusunda ülke gündeminde yer alması ve bunun paralelinde Anadolu yarımadasına ait deniz yetki alanlarının ticari karşılığının da sorgulanmaya başlaması sıkışan ekonomi için birçok çıkış imkanları sunmaktadır.
Paralelinde Çin’in “bir kuşak bir yol” projesi kapsamında karadan ve denizden ulaşım güzergahının merkezinde bulunan ülke coğrafyamız doğu batı ekseninde Türk iş insanlarına farklı fırsatlar yaratma ihtimalini taşımaktadır.
Jeopolitiğin neden olduğu sorunlar sebebi ile daralan ekonomide zayıf kurun yarattığı ihracat fırsatları lojistik avantaj ile orta vadede ekonomide geri dönüşe katkı sunma imkanı vermektedir.
Bunun dışında Türkiye’nin dört bir tarafındaki tüm komşu alanlarda siyasi ve ekonomik yapılardaki değişkenliklerinin doğru yönetilmesi durumunda çok önemli iş fırsatları girişimci Türk insanının karşısına çıkabilecektir.
Jeopolitik kaynaklı fırsatların iyi değerlendirilebilmesi için, dünya üzerindeki güç kayması doğrultusunda Türkiye’nin değişen teknoloji ve şartlara uygun, 15’er yıllık iki aşamalı yeni nesil bir sanayi kurgusu geliştirmesi gereklidir. Bunu yapabilen Türkiye’nin 2035 ve sonrasında büyük ve sağlıklı bir güç olma ve küresel ticarette payının artarak vatandaşlarının refah ve yaşam seviyesini yükseltme imkanı vardır. Bu imkan ve fırsatları tüm risk ve tehlikelere rağmen Türk jeopolitiği sağlamaktadır.
Türk Sanayisi ne durumda?
Çin, Japonya, Almanya örneklerinin tamamında uzun vadeli sanayi planlaması o ülkenin coğrafyası, demografik yapısı, kısacası kendine has özellikleri, fırsat ve eksiklikleri üzerine kurgulanmış durumda. Bu açıdan bakınca Türk sanayisinin ciddi bir vizyon eksikliği olduğunu düşünebiliriz. Şöyle ki; Almanya’nın kendi ihtiyaçları doğrultusunda şekillendirdiği Endüstri 4.0 fikrini iş dünyamızın çok sevdiğini değerlendirmek mümkün, arkasından gelen dijitalleşme ve yapay zeka konuları da gündemimize hemen giriverdi, bir çok firma kendi geleceğini planlayamaz ve mevcut yapı ve süreçlerindeki en basit sorunları çözemezken, bu kavramları iş kurgusu içerisinde değerlendirmeye başladı ve aslında birçoğu da enerji ve vakit kaybettiğinin farkında değil. Tüm bu yeni ve heyecan verici kavramların üstüne bir de her sürecin sonuna 4.0, 5.0 ve benzeri rakamlar takıp farklı kavramlar gibi sunulan fikirler de karmaşayı ve şaşkınlığı arttırmakta.
Bu kargaşanın kaynağını firmalar ve yöneticileri olarak görmemek gerekir, nitekim iş insanlarımız dünyadaki gelişmeleri takip edip uyum sağlamaya çalışıyor ama esas problemin ülkemizin belirli bir sanayi programının olmaması ile alakalı olduğunu anlamak lazım. Bu nedenle bizim güçlü ve zayıf yönlerimize göre şekillenmesi gereken ve dünya rekabetinde Türkiye’yi bulunduğu mevkiden bir üst konuma taşıyacak yeni nesil sanayi kavramının devlet öncülüğünde bir program dahilinde ortaya konulması gerekmekte.
Türkiye’nin ihtiyaç duyduğu yeni nesil sanayi programının uygulanması, temelde küresel ekonomideki yerimizi yükseltip, toplum refahımızın artmasını hedeflemelidir, ancak bu tek başına yeterli değildir. Sanayi ve beraberinde ekonomimiz Türkiye’nin jeopolitik konumu nedeni ile içinde bulunduğu yüksek risk ve tehditleri savuşturabilecek olan caydırıcı askeri gücü de besleyecek sağlıklı bir ekonomik yapıya da ihtiyaç duymaktadır. Ekonomik yapısı sağlıklı olmayan hiçbir toplum kendini dış tehditlere karşı savunamaz, hele de bizim topraklarımızda varlık gösteriyorsa. Mevcut ekonomik yapısı ile de Türkiye ne yazık ki uzun süre ayakta kalabilecek şansa sahip değil.
Mevcut olumsuz duruma rağmen Osmanlı imparatorluğu temelleri üzerine kurulan Cumhuriyet’in ticari faaliyetler, sanayi altyapısı ve insan kaynağı açısından bakıldığında sıfırdan başlayan sanayi gelişimini öyle ya da böyle sürdürdüğünü ve belirli bir seviyeye geldiğini düşünebiliriz ve gelinen bu noktanın da başlangıç noktası ile kıyaslama açısından önemli olduğu değerlendirilebilir. Ancak 1945 sonrasında ekonomik durum açısından Türkiye’nin çok gerisinde olan G. Kore’nin gösterdiği performansı düşününce ilerlemenin ne kadar zayıf kaldığını anlamak zor değil, ekonomideki altyapı sorunlarıyla bağlantılı olarak çalkantılı politik ortamın Atatürk sonrasındaki yıllar boyunca gelişim açısından Türkiye’yi oldukça yavaşlattığını düşünmek de doğru olacaktır.
Genel olarak, çalışkanlık, hızlı karar alıp uygulama, inisiyatif kullanma becerileri, girişimcilik, değişken politik ve ekonomik çevreye hızlı uyum, güçlü ve köklü tarih ve kültür yapısı, son 25 yıllık dönemdeki savunma sanayindeki gelişmeler, Türkiye açısından güçlü olduğumuz özellikler olarak sıralanabilir. İyi liderlik altında insanımızın çok hızlı organize olması ve büyük atılımlar yapması da bu açıdan değerlendirilmelidir. Avrupa birliği ülkelerinde yüksek maliyetler nedeni ile üretim faaliyetlerinin daha düşük maliyetli ülkelere yönelmesi, bu bağlamda Doğu Avrupa ülkelerine göre yetişmiş insan kaynağı ve altyapı açısından avantajlar, Çin’in bir kuşak bir yol projesi üzerinde stratejik bir noktada konumlanmış olmamız, bölgede büyüme potansiyeli olan ülkelerin varlığı ve tabii ki Avrupa ile tarihsel kökenlere dayanan ticari ilişkiler de Türk sanayisi için çok önemli fırsatlar olarak değerlendirilebilir.
Buna karşılık özellikle küçük firma sahiplerindeki vizyon ve sanayi kültürü eksikliği, vasıflı ara eleman sorunu, teknoloji geliştirmedeki zayıflık, düşük üretim verimliliği ve yine özellikle küçük şirketlerdeki düşük kalite seviyesi, insan kaynağı geliştirmedeki zayıflık ve liyakatten çok, tanıdık ve dar çevre üzerine kurulu iş yaşamı genel olarak Türk sanayisinin zayıf yönlerini oluşturuyor. Bu zayıflıklara eklemlenen verimsiz ekonomi yönetimi, Türkiye’nin etrafındaki jeopolitik riskler ve Orta Doğu’da bitmeyen savaşlar ise geleceğimiz için büyük tehditler oluşturuyor.
Yeni Nesil Türk Sanayi Programı:
Türkiye’nin ihtiyaçları doğrultusunda yeni sanayi programının iki aşamalı olarak 15’er yıllık iki döneme sıkışması gerekmektedir. Birinci aşamada verim ve kalite artışı ile birlikte yabancı sermaye işbirliklerinin arttırılması ve coğrafyamızdaki vazgeçilmez üretim merkezi olma hedeflenirken, eşgüdümlü olarak insan altyapısı ile ilgili gerçek bir seferberliğin başlatılması ikinci aşama olan teknolojik atak için çok değerli olacaktır. Programın ikinci safhasında yüksek teknoloji ekonomilerinin içerisine girmek ana hedef olmalıdır. Bunun için yetenekli ve değer yaratan insan gücüne ulaşmayı seçmeliyiz. Dolayısı ile sanayimizi insansızlaştırma yerine insan potansiyelimizi bu hedefler doğrultusunda nasıl geliştireceğimizin yollarına bakmamız gerekiyor.
Sanayimizin ana yapısı gelişme ve büyümeye açık küçük ve orta büyüklüklerdeki işletmelere dayandığı için bu işletmelerin verimli ve kaliteli üretim yapabilir işletmelere dönüşmesi gerekiyor, bu dönüşümü sağlayanlar büyük kurumsal yapılara göre daha etkili ve başarılı işletmeler oluyorlar. Bu hali ile yeni buluş ve teknolojilerin kaynağı da bu kuruluşların olmasının yolu açılmış olacaktır.
Artan bir şekilde iş yapış tarzı bir çok iş kolunda freelance olarak evlere kaymaya başlıyor. Bu açıdan yetişmiş bireylerin yaratıcılık ve yenilik becerileri başarıları için kritik rol oynuyor. Bu ve bunun gibi sebeplerle alaylı iş sahiplerinden teknik altyapı donanımlı iş sahiplerine yönelecek bir kurguyu da devreye almalıyız. Üniversitelerimizde eğitimlerini tamamlayan gençlerimizin maaşlı iş hayali yerine ilgilendiği konuda kendi işini kurabilecek bir altyapı hizmetinin program dahilinde verilmesi gereklidir. Bunun için üniversite eğitim içeriğinin de bu bakış açısına göre değiştirilmesi ve sonrasında genç girişimcilere iş yönetimi ile ilgili profesyonel destek dahil tüm imkanların programa dahil edilmesi düşünülmelidir.
İthalatını yaptığımız ürünlerin yerlileştirilmesini teşvik eden uygulamaların programa dahil edilmesi gerekiyor bu şekli ile başlangıçta yurt içi sonrasında da ihracat pazarlarında üretim merkezi olma imkanını yaratılacaktır. Sanayi odaları işbirlikleri ile işletme verim ve kalite artışı ana odak noktası olması durumunda ara elemanlardan tüm teknik kadrolara kadar hızlı bir değişim yaşanabilecektir.
Programın ilk safhalarından itibaren Türk öğrencilerin başta ABD olmak üzere batılı ülkelerde teknik eğitim görmelerinin teşvik edilmesi, yatırımcı şirketlerin teknoloji transferi yapmaları ile ilgili düzenlemeler, Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki okuma seferberliği gibi yapay zeka ve yazılım teknolojileri üzerine ilköğretim seviyesinden başlayan seferberlik ilan edilmesi yüksek teknoloji ekonomisine geçiş aşaması olacak olan programın ikinci aşaması için çok önemli hazırlıklar olacaktır.
Bu kapsamda programın odaklanacağı sektörler: bilişim teknolojileri ve yapay zeka, verimi arttırılmış ihracat odaklı üretim, demiryolu, hava ve deniz yolu taşımacılığına yönelik modern ürünler, enerji tasarrufu ve yeni nesil enerji araçları, savunma sanayi ve bunu destekleyecek yüksek teknoloji üretimi, gen teknolojisi, farmakoloji, akıllı tarım ve ilan edilecek denizcileşme programı kapsamında modern deniz araçları ve akıllı balıkçılık, ve nihayet deniz yetki alanlarımızda ihtiyaç duyacağımız enerji çıkarma, aktarma ve işleme teknolojileri olmalıdır.
Sanayi programının ihtiyaç duyacağı güçlü bir ekonomi için adalet sistemimizdeki sorunların giderilmesi ve ticareti kolaylaştırıp, ticari hacmi arttıracak yeni bir ekonomi yönetim programının devreye alınması gereklidir. Bu programın içeriğinde yerel yönetimlerin de aktif katılımı ve iyi eğitilmiş kadın nüfusun artmasını hedeflemek de ana konulardan biri olmalıdır. Kadın kooperatiflerinin teşviki ve güçlendirilmesi bu açıdan iyi bir başlangıç noktası olarak değerlendirilmelidir.
Yeni nesil sanayi kurgusunu ve ticari canlanmaya yardımcı olacak şekilde hizmet sektörlerinde de ekonomik büyümenin gözetilmesi sanayi programının ihtiyaç duyduğu ticari ortamı besleyecektir. Bu açıdan kültür, tıp, gastronomi ile ilgili tüm turizm dallarının, film sektörü ve spor aktivitelerinin, ve bu sektörlere hizmet verecek şekilde üniversitelerin yeniden yapılandırılması da bu kapsamda değerlendirilmelidir.
Teknik eğitimi güçlü olan üniversitelerimiz mevcut olsa bile üniversitelerin sanayi işbirliği istenilen seviyeye bir türlü gelemiyor, bu hali ile sistemde neyin doğru gitmediğini anlayıp on göre kurguda değişiklikler yapmak gerekiyor. Mevcutta üniversite araştırma kuruluşlarının yarattıkları yenilikler sanayide karşılığını bulamıyor, sanayi üretimi de piyasa taleplerini üniversite araştırma kuruluşları ile paylaşmakta bir fayda görmüyorlar. Dolayısı ile akademik yaşamın ticari hayatın şartlarına uyumunu tekrar ele almak gerekiyor.
Beklenen deprem ve sanayi programı
Istanbul’da beklenen büyük deprem mevcut sanayi yerleşimi sebebi ile programa zarar verecektir. Bu nedenle hem Istanbul’u daha yaşanabilir bir şehir haline getirmek, hem sanayi programı üzerindeki deprem tehlikesini ortadan kaldırmak, hem de daralan ekonomide yeni bir hareket yaratmak amacı ile Istanbul’da yerleşik olan sanayinin Anadolu’nun ortasına taşınması ve burada iş kollarına göre planlanıp organize edilecek modern şehirler kurulması konusunu değerlendirmek durumundayız.
Bu önerme ile ilgili 1999 depreminden sonra akademi çevrelerinden çalışmalar yapılmış ve bütçesine kadar kamuoyuna sunulmuştur. Uygulaması zor görünse de sanayi programının başarısı için gözden kaçmaması gereken bir konu olması nedeni ile devlet tarafından program içerisine alınması gereken bir çalışmadır.
Türkiye’nin yeni keşfi Denizler:
Doğu Akdeniz’de varlığı kanıtlanmış enerji kaynakları nedeni ile son bir iki yılda Türk kamuoyunun gündemine giren Türkiye’nin denizleri, yeni nesil sanayi programında olmazsa olmaz bir konudur. Türkiye denizcileşme konusunda kamuoyunda oluşan farkındalığı devlet politikası haline çevirdiği noktada ekonomi ve sanayiye yeni bir alan açılmış olacaktır. Üç tarafı denizlerle çevrili bir yarım adanın deniz ile ilgili tüm faaliyetlere dikkatini vermesi ulaşımdan, turizme kadar birçok sektörün yeni bir alan bulması, devamında da bunların ihtiyaç duyacağı teknoloji ve üretimin sanayi programına katkısını öngörmek çok zor değildir. Bu amaçla yeni nesil sanayi programındaki ana konulardan biri de denizcileşme olmalıdır.
Bu kapsamda Türkiye üzerinden batıya ulaşacak olan “modern ipek yolunun” deniz bacağının Pire yerine Türk limanlarından Avrupa’ya ulaştırılması yeni nesil sanayi programı açısından çok önemli bir politik hedef olacaktır. Bu sayede deniz ve kara yollarının tamamı için Türkiye ana merkez olacağı için sanayi programının hedeflerinin gerçekleşmesi hızlanacaktır.
Programın hedef pazarları
Brexit her ne kadar bilinmezliklerle dolu zor bir konuya dönüşmüş gibi görünse de Türkiye’nin bu karardan kendine pay çıkarması gereklidir. Almanya dışındaki Avrupa ekonomilerinin AB fikrinin çıkış noktası doğrultusunda kayda değer bir dinamizm gösteremediği bir gerçektir, bu hali ile Avrupa Birliği’nin Türkiye açısından model olarak eksikliği sadece ekonomik performansı ile ilgili değildir. Avrupa tecrübesinin teknik cazibeleri olsa bile tarihsel sorunlar ve mevcutta yaşananlar nedeni ile Türkiye için uzun vadeli seçenek olma niteliğini son derece sınırlanmış bulunuyor. AB üyeliği konusundaki mevcut durum ve gümrük birliği anlaşmasındaki Türkiye aleyhindeki koşullar Türkiye’nin uzun vadede Avrupa odaklı kalkınma ve ekonomik büyüme planını riskli hale getiriyor. Riski dağıtmak için bölge merkezli potansiyelleri ve Asya Pasifik eksenli ticaret imkanlarının yoklanması gerekiyor. (Asya pasifik bölgesi 2 milyarı aşan nüfusu ve dünya ticaretinin %40 ından fazlası, üretiminin de % 60 ‘dan fazlasını gerçekleştirmektedir.) Dolayısı ile yeni nesil sanayi programı mevcutta bölgesel ve Avrupa odaklı Pazar için üretim merkezi olmayı hedeflerken programın ikinci aşaması yüksek teknoloji ekonomisini hedeflediği için dünyanın geri kalanına yönelik bir açılım ve risk dağıtımını hedeflemelidir.
Çin’in Pasifik ekonomik bölgesi, Almanya’nın AB nüfuz alanı, Ingiltere’nin Common Wealth nüfuz alanı gibi oluşumlar önümüzdeki yıllardaki ekonomik eksenler olarak ortaya çıkıyor, bu açıdan Türkiye’nin de coğrafyası içerisinde buna benzer bir birlikteliğe yol açacak bir oluşumu hedeflemesi gerekiyor. Bunu yaparken de yakın coğrafyamızda demokrasi ve katılımcılık bilincinin arttırılması konusunda öncülük etmek durumundayız. Bu politikanın başarısı doğrultusunda bölgesel konumu itibarı ile Türkiye’nin iş gücü problemi yaşamayacağını düşünebiliriz. Yeni nesil sanayi programı ile de insan potansiyelini yetkinlik anlamında bir üst seviyeye taşırsa kendisi ile birlikte yakın coğrafyasındaki ülkelerin de refah toplumuna geçişi mümkün olacaktır aksi durumda eğitimsiz ve işsiz yığınların yol açacağı sorunları tahmin etmek mümkündür.
Sonuç
Sanayi programı olarak yukarıda ana hatları ile öneride bulunduğum kavramın içinin daha iyi fikir ve uygulamalarla doldurulması mümkün. Sanayimizdeki mevcut durumun devam etmesinin ileriye dönük ümit vermemesi bende böyle bir önerme yapma ihtiyacı doğurdu.
Türkiye’nin önümüzdeki birkaç on yılda hayata tutunabilmesi için iyi planlanmış yoğun bir sanayi programını uygulamaya ihtiyacı var, aksi durumda çok geç kalmış olacağız. Türkiye’nin yorucu gündemi içerisinde ancak biz vatandaşlar olarak ihtiyaç duyar ve tartışmaya başlarsak böyle bir konunun dikkat çekeceğini düşünüyorum. Bu nedenle konu üzerine fikirlerimi yazıp, ulaşabileceğim alanda paylaşmayı hedefledim.
Nihayetinde unutmamak lazım ki; bir ülkede olan biten her şeyden o ülkede yaşayan tüm insanlar sorumludur.
8 Mart 2020
One thought on “Yeni nesil Türk sanayi programı”